Modern zamanların rönesans adamı: Ayhan Sicimoğlu ile estetik ve derinlik üzerine

Türkiye’nin en “nev-i şahsına münhasır” figürlerinden biri olan Ayhan Sicimoğlu; bir perküsyon ustası, gurme, seyyah ya da TV programcısı olmanın çok ötesinde, hayatı bir “estetik disiplin” olarak yaşayan modern bir derviş portresi çiziyor. Niğde’de başlayan ve Tarsus Amerikan Koleji’nden Roma’nın moda fotoğrafçılığına, Londra’nın film setlerinden New York’un funk sahnelerine uzanan bu çok katmanlı ömür, aslında bitmek bilmeyen bir “merak” dürtüsünün hikayesi…Bir dili sadece konuşmak için değil, o kültürlerin ruhuna dokunmak için öğrenen Sicimoğlu, bu röportajda ekranlardaki neşeli “Hastasıyım!” imajının ardındaki o derin sessizliği aralıyor.

Bir besteyi yemek yapmaya benzeten sanat anlayışından, Mick Jagger ile Beyoğlu sokaklarında yaşadığı görünmezlik şaşkınlığına; İlber Ortaylı ile ferman okuma seanslarından, modern dünyanın “hızlı ve özensiz” tüketim simgesi olan sallama çaya karşı duruşuna kadar pek çok farklı konuya değiniyor. Mougins’deki müze sahibinden ödünç aldığı “paylaşma” felsefesiyle, biriktirdiği tüm kültürel sermayeyi bencilce tüketmek yerine topluma sunmanın hazzını anlatan Sicimoğlu, denizleri ise her türlü kalabalıktan kaçıp sığındığı bir “dinginlik aşısı” olarak tanımlıyor.

MFÖ’nün o meşhur şarkısındaki gibi “her şeyi bilen adam” olmanın yükünü değil, öğrenmenin ve merak etmenin genetik neşesini taşıyan Sicimoğlu’nun dünyasına hoş geldiniz. Bu röportajda, bir dünya vatandaşının kendi köklerine duyduğu aidiyeti ve cehalete karşı “kendi kapısının önünü süpürme” sadeliğindeki vakur duruşunu bulacaksınız. Keyifli okumalar.

1. Bir parçayı bestelemeyi; yemek yapmaya veya bir ressamın tuvale fırça darbesi atmasına benzetiyorsunuz. Sizin için bir tabaktaki lezzet dengesiyle bir Latin kompozisyonundaki perküsyon vuruşu aynı estetik disiplinden mi besleniyor?

Vallahi benim söylemediğim şeyi söylemişsiniz. Aynen odur. Bir besteleme, bir melodi dizilimini ortaya çıkarma ve bunun ufak parçalardan, notalardan bir bütün hâline gelmesi; bir ressamın ufak fırça darbelerinden resim yapmasına benzer. Yani yemekte doğradığınız ufak soğanlar, sebzelerden bir yemek çıkarmaya benzer. Aynı disiplinle ilerler, doğrudur. “Estetik disiplini” güzel bir kelime. İçerisinde damak ve görsel olarak ayırabiliriz tabii.

2. Fransa’da tanıştığınız müze sahibinin, eserlerini evinden çıkarıp halka açma hikâyesinden çok etkilendiğinizi biliyoruz. Sizin için de seyahatlerinizi ve biriktirdiğiniz kültürel sermayeyi bir TV programına dönüştürmek, “bencilce tüketmekten kurtulup paylaşma” ihtiyacından mı doğdu?

Mougins Museum of Classical Art… Fransa’nın güneyinde çok hoş bir kasaba, Mougins’te. Adam İngiliz, Fransız değil ama zengin bir adam. Enerji ticareti yaparmış Londra’da, borsadaymış. Çok parası olan fakat sanata meraklı bir adam. Evinde ve bürosunda büyük bir koleksiyonu var. Bunu her gün seyredermiş, kendi anlattı bana. Sonra “ne güzelmiş” der, arkadaşlarını çağırırmış; parti yaparmış, gazeteye çıkarmış, televizyona çıkarmış… Ama demiş ki: “Bu yetmiyor, bunu halka açmamız lazım.” Mougins belediye başkanıyla görüşmüş. Mougins’te babasından kalan bir yazlık evi varmış. Belediye başkanını ikna etmiş. “Benim müzede bir sürü sanat eserim var, bana bir bina verin” demiş. Ya belediye vermiş ya da kendisi almış, orasını bilmiyorum. Mougins’in merkezinde bir bina içerisinde tüm koleksiyon sergileniyor. Müthişti, unutamıyorum. Çünkü bir şeyi yapmak, biriktirmek başka; paylaşmak başka. Paylaştıkça güzel, biriktirdikçe değil.

3. Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı kurucularından ve eski bir dalgıç olarak denizi “ufuk açan bir yalnızlık” olarak tanımlıyorsunuz. Kalabalık sahneler ve ekranlardaki neşeli imajınızın aksine, suyun altındaki o derin sessizlik Ayhan Sicimoğlu’na kendisi hakkında ne öğretti?

Bizim gibi hayatı olan insanların, yani gece hayatında insanları dans ettiren, turlara çıkan, dünyanın dört tarafını gezen insanların hayatı bir noktada yoruyor. Ama deniz… Deniz benim antidotum; bütün bunlara karşı aldığım dinginlik aşısı. Mesela teknemde televizyon yoktur, radyo da yoktur. Yeni teknede müzik sistemi var ama çalmamaya çalışıyorum. Çünkü denizin sesini dinlemek istiyorum. Zaten müzikten, televizyondan bıkmışım; görmek istemiyorum. Bunlar benim tedavim oluyor. Yani bir insanın şehirde evi olup hafta sonu kaçtığı bir yazlık evi olması gibi düşünün.

4. Sallama çayı insanların en kötü icatlarından biri olarak görüyorsunuz. Bu bakış açınız sadece bir damak tadı meselesi mi, yoksa modern dünyanın her şeyi “hızlı ve özensiz” tüketme biçimine karşı bir duruş mu?

Vallahi sallama çayı kim icat ettiyse… Bir şey söylemeyeyim ama dünyanın en kötü icatlarından biri, doğrudur. Çünkü soğuyan suya, beş dakika içinde bir kâğıt parçası atılıyor. İçinde renk veren ama tat vermeyen, çaya benzeyen bir toz var. Onu bekletip çıkarıyorsun… Hiçbir keyfi yok, hiçbir lezzeti yok. Bazen öyle olunca çaydan vazgeçiyorum, kahve içiyorum. Halbuki çay severim. Bu bir modernizme karşı duruş değil; lezzet meselesi. Tabii ki karşıyım ama sebebi bu değil. Sallama çayı sevenlerin tercihi, bu tamamen tatla ilgili bir şey. Felsefi bir tarafını hiç düşünmedim açıkçası.

5. İstanbul’da Mick Jagger (The Rolling Stones’un ana vokalisti) ile geçirdiğiniz o ilginç gecede, onun Türkiye’de kimse tarafından tanınmamasına şaşırmasından bahsediyorsunuz. Şöhretin zirvesindeki birinin “sıradan bir insan gibi yürüme” özlemi ile sizin her yerde “hastasıyım” diye karşılanmanız arasındaki o ince çizgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vallahi Mick Jagger’ın çok hoşuna gitmişti. Gece vakti Beyoğlu’nda yürüdük, kimse adamı tanımadı. Dedi ki: “Ben Londra’da, Avrupa’nın hiçbir yerinde böyle yürüyemem. Gömleğimi parça parça ederler.” Burada ise hayretler içinde kaldı, çok memnun oldu. Ertesi gün bir daha çıktık, bu sefer Ahmet Ertegün de geldi. Düşünsenize; Mick Jagger, ben ve Ahmet Ertegün, Beyoğlu’nda gece vakti, ara sokaklarda yürüyoruz. Birkaç kişi uzaktan bakıyor ama o kadar. Kimse gelip fotoğraf, imza istemedi. Ama şimdi belki olur; cep telefonları var artık. Tabii benim başıma da geliyor ama ben Mick Jagger değilim.

6. 5 dil konuşan, Roma’da, Londra’da ve New York’ta yaşamış bir “dünya vatandaşı”sınız. Ancak Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün birleştirici gücüne vurgu yapıyorsunuz. Bu kadar çok yer görüp bu kadar çok kültüre dokunduktan sonra, “ev” kavramı sizin için coğrafi bir yer mi yoksa bir duygu hâli mi?

Beş dil konuşmak isterdim ama o kadar değil. Birçok dil konuşuyorum. Portekizceyi mesela unuttum; Brezilya’ya gidince açılıyorum, bir ay sonra tekrar konuşmaya başlıyorum. İspanyolca, İtalyanca, İngilizce var. Fransızca da var ama evdekiler konuşmamı pek istemiyor. Türkçem de var tabii ki. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü yanlış anlaşılıyor. Atatürk burada etnik kökenden bahsetmiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesten bahsediyor. Yani Kürtler de bunun içinde. Amerika’da birine sorarsınız, “Nerelisin?” diye; “United States of America” der. Etnik kökeni sorarsanız “Mexican” diyebilir. Türkiye’de bu ayrım doğru yapılmıyor. Orada kavramları doğru anlamak lazım.

7. İlber Ortaylı’yı “ayaklı ansiklopedi danışmanım” olarak tanımlıyor, eski metinleri ve beratları ona okuttuğunuzdan söz ediyorsunuz. Tarihin derinliklerine bu kadar meraklı bir seyyah olarak, geçmişin seslerini bugünün popüler kültürüne nasıl tercüme ediyorsunuz?

İlber Ortaylı… Evet, espri olarak “ayaklı danışmanım” demiştim. Ama şunu da söyleyeyim: Berat ve ferman okumak için sadece Osmanlıca bilmek yetmez. Onu İlber hocadan öğrendim. Osmanlıca bilen herkes ferman okuyamaz. Çünkü onun ayrı bir dili var. Nasıl ki hukuk dili herkesin anlayacağı bir dil değilse, fermanların da kendine özgü bir dili var.

8. Bir Latin tutkunu olarak Küba’daki “yokluk” içinde filizlenen o muazzam müzik ve neşe kültürü, günümüzün “tüketim odaklı” dünyasına neyi fısıldıyor?

Dediğim gibi, bir genetik kodlama var. Nasıl ki bir kuş doğar doğmaz nereye uçacağını biliyorsa ya da bir kaplumbağa denize doğru ilerliyorsa, bu genetik bir şey. Kübalılarda da müzik ve dans böyle. Çok iyi hatırlıyorum; Afrika’da bir çocuk gördüm. Daha yürüyemiyor ama ayağa kalktığı anda dans ediyor. Bu inanılmaz bir şey. Tamamen genetik bir kodlama.

9. MFÖ’nün sizin için yazdığı “Peki Peki Anladık” şarkısında her şeyi bilmenizle tatlı bir dille dalga geçiliyor. Bu “her şeyi bilme” tutkusunun arkasında, ailenizin hiç engellemediği o meşhur “merak” dürtüsü mü var yoksa dünyayı anlamlandırma çabası mı?

Bu biraz genetik galiba. Babam da çok meraklıydı. Her şeyi bilmek isterdi ve bunun için çalışırdı. Biz daha şanslıyız; internet var. Her şeyi anında öğrenebiliyoruz. Onun döneminde kütüphaneye gitmek gerekiyordu. Bu yüzden merak bizde daha da büyüdü.

10. Son olarak Uplifers okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Bu ülkede doğan şanslı insanlarız. Çok güzel bir ülke. Ama maalesef bazı durumlar yüzünden kendi elimizle zarar veriyoruz. Yere atılan çöplerden trafikteki saygısızlığa kadar her şeyin temelinde cehalet var. Herkes kendi kapısının önünü süpürse sokak temizlenir. Başkası yapmasa da sen yap. Belki senden görüp o da yapar.

İlginizi çekebilir: Kendi kuzey yıldızına dönmek: Modern dünyada anı yaşamanın ve paylaşmanın dengesi

Yağmur Aşık Mola
Yağmur Aşık Mola, 1993 yılında Aydın’da doğdu. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra çeşitli ajans ve gazetelerde muhabirlik yaptı. Halen bir kamu kurumunda ... Devam