Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, yalnızca bir aşk romanı değil; hafıza, zaman, kayıp ve takıntı üzerine inşa edilmiş çok katmanlı bir anlatıdır. İlk kez 2008 yılında yayımlanan eser, Türkiye’nin sosyo-kültürel dönüşüm sürecini, bireysel bir aşk hikâyesi üzerinden okura sunar. Roman, İstanbul’un 1970’li ve 80’li yıllarına yayılan atmosferi içinde, Kemal ile Füsun arasındaki tutkulu fakat imkânsız aşkı merkezine alır. Ancak bu ilişki, klasik bir aşk anlatısının ötesine geçerek, insanın geçmişe tutunma ihtiyacını ve hatıralara yüklediği anlamı sorgulayan bir yapı kazanır.
Pamuk, bu romanda nesneleri, anıları ve gündelik hayatın küçük ayrıntılarını hikâyenin asli unsurları hâline getirir. Bir sigara izmariti, bir küpe ya da sıradan bir elbise parçası, kahramanların duygusal dünyasında devasa bir anlam kazanır. Bu yaklaşım, romanın temel felsefesini oluşturur: İnsan, sevdiği kişiyi değil, o kişiye ait hatıraları biriktirir. İşte Masumiyet Müzesi, bu biriktirme eyleminin edebi karşılığıdır.
Eseri özgün kılan bir diğer yön ise roman ile gerçek dünya arasında kurduğu benzersiz bağdır. Orhan Pamuk, romanda geçen eşyaları ve hikâyeleri somutlaştırarak İstanbul’da gerçek bir müze inşa etmiş, edebiyat ile fiziksel mekân arasında nadir görülen bir köprü kurmuştur. Bu yönüyle Masumiyet Müzesi, yalnızca okunan değil, aynı zamanda gezilen ve deneyimlenen bir anlatıya dönüşür. Bu da romanı, dünya edebiyatı içinde ayrıcalıklı bir konuma taşır.
Masumiyet Müzesi Romanının Konusu ve Ana Hikâyesi Nedir?
Masumiyet Müzesi, 1970’lerin İstanbul’unda varlıklı bir aileden gelen Kemal Basmacı ile uzak bir akrabası olan Füsun Keskin arasındaki tutkulu fakat çıkmazlarla dolu aşkı merkezine alan bir romandır. Hikâye, ilk bakışta yasak bir ilişki gibi görünse de derinlemesine okunduğunda, bireyin geçmişe, kayba ve hatıralara duyduğu bağımlılığı anlatan güçlü bir psikolojik metne dönüşür. Kemal, nişanlı olduğu halde genç ve masum Füsun’a âşık olur; bu ilişki kısa sürede sona erse bile, Kemal için asıl hikâye tam da burada başlar.
Füsun’un hayatından çıkması, Kemal’in zihninde onun daha da büyümesine neden olur. Kemal, Füsun’u kaybettikten sonra onunla geçirdiği her anı, her nesneyi ve her küçük ayrıntıyı biriktirmeye başlar. Bu noktada roman klasik bir “aşkı kazanma” hikâyesinden uzaklaşır ve “kaybedilmiş bir aşkın yasını tutma” anlatısına dönüşür. Kemal’in Füsun’un evine yıllar boyunca gidip gelmesi, onun kullandığı eşyaları saklaması ve geçmişi tekrar tekrar zihninde yaşaması, okuyucuya takıntının ve özlemin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir.
Romanın ana çatışması, Kemal’in Füsun’a ulaşma arzusu ile zamanın bu arzuyu imkânsız hâle getirmesi arasında şekillenir. Füsun evlenir, hayatına devam eder, ancak Kemal zihinsel olarak o noktada takılı kalır. Bu durum, eserin dramatik gücünü oluşturur. Çünkü hikâye, yalnızca iki insanın arasındaki bir aşkı değil, insanın geçmişte yaşadığı mutluluğa tutunma çabasını da anlatır. Pamuk, Kemal’in bu ruh hâlini ayrıntılı biçimde işleyerek, okuru karakterin iç dünyasına derinlemesine sokar.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, bir aşkın başlangıcından çok, bir aşkın bitişinden sonra yaşananların romanıdır. Hikâye, “birlikte olamayan iki insan” temasını aşarak, “kaybolan bir zamanı geri getirme arzusu”nu merkeze alır. Bu yönüyle eser, yalnızca romantik bir anlatı değil; hafıza, kayıp ve insan ruhunun kırılganlığı üzerine kurulmuş güçlü bir edebi yapı olarak öne çıkar.
Kemal ile Füsun Arasındaki Aşkın Psikolojik ve Toplumsal Boyutu
Kemal ile Füsun arasındaki ilişki, yüzeyde tutkulu bir aşk hikâyesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde ciddi bir psikolojik bağımlılık ve güç dengesizliği barındırır. Kemal, varlıklı, eğitimli ve toplumda saygın bir konumda yer alan bir erkektir; Füsun ise daha mütevazı bir aileden gelen, hayatın başında genç bir kadındır. Bu sosyo-ekonomik fark, ilişkinin dinamiğini doğrudan etkiler. Kemal, Füsun’u sadece sevdiği biri olarak değil, aynı zamanda kendi dünyasında şekillendirdiği bir ideal olarak görür. Bu durum, onun aşkını masum bir sevgiden çok, kontrol etme ve sahip olma arzusuna yaklaştırır.
Psikolojik açıdan bakıldığında Kemal’in Füsun’a duyduğu şey, zamanla romantik bir sevgiden obsesyona dönüşür. Füsun’un hayatından çıkması, Kemal’in iç dünyasında büyük bir boşluk yaratır ve bu boşluğu doldurmak için geçmişe daha da sıkı sarılmasına neden olur. Onun evine gidip gelmesi, kullandığı eşyaları saklaması, hatta sigara izmaritlerini bile koleksiyon hâline getirmesi, kaybı kabullenemeyen bir zihnin dışa vurumudur. Bu davranışlar, sevginin sağlıklı bir bağ olmaktan çıkıp, ruhsal bir bağımlılığa dönüşmesinin çarpıcı bir örneğidir.
Toplumsal açıdan ise bu ilişki, dönemin İstanbul’unda sınıf farkları, ahlaki normlar ve kadın-erkek rolleri üzerinden okunabilir. Füsun’un Kemal’le yaşadığı ilişki, onun toplum içindeki itibarını doğrudan etkilerken, Kemal için aynı derecede yıkıcı sonuçlar doğurmaz. Bu durum, erkek merkezli bir toplum yapısının açık bir yansımasıdır. Füsun’un “kaybedilecek” bir şeyleri varken, Kemal’in hataları daha kolay tolere edilir. Pamuk, bu eşitsizliği bilinçli olarak işleyerek aşkın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir deneyim olduğunu gösterir.
Bu bağlamda Kemal ile Füsun’un hikâyesi, romantik bir birliktelikten çok, iki farklı dünyanın çatışmasıdır. Kemal’in geçmişe takılı kalması ile Füsun’un hayata tutunma çabası arasındaki fark, romanın trajik tonunu belirler. Aşk, burada insanı yücelten bir duygu olmaktan ziyade, onu zamanın içinde sıkışıp kalmaya mahkûm eden güçlü bir duygusal yük olarak resmedilir.
Masumiyet Müzesi’nde Zaman, Hafıza ve Geçmiş Teması
Masumiyet Müzesinin temel yapı taşlarından biri zamandır. Roman, doğrusal bir zaman anlayışıyla ilerlemez; aksine Kemal’in zihnindeki geçmiş, şimdiki zamanın önüne geçer. Füsun’la yaşadığı kısa ama yoğun ilişkinin ardından Kemal için zaman adeta durur. Hayat ilerler, insanlar değişir, şehir dönüşür; fakat onun iç dünyasında Füsun’la yaşanan anlar hep aynı tazelikle kalır. Bu durum, insanın mutlu olduğu bir döneme zihinsel olarak saplanıp kalmasının ne kadar güçlü ve yıkıcı olabileceğini gösterir.
Hafıza, romanda neredeyse bağımsız bir karakter gibi işlev görür. Kemal, geçmişi sadece hatırlamaz; onu yeniden kurar ve yaşar. Füsun’la geçirdiği her anı, her bakışı ve her küçük ayrıntıyı zihninde tekrar tekrar canlandırır. Bu hatırlama süreci, gerçeği olduğu gibi değil, arzu edilen hâliyle yeniden üretir. Böylece geçmiş, objektif bir zaman dilimi olmaktan çıkar ve Kemal’in duygularına göre şekillenen bir iç dünya hâline gelir. Pamuk bu noktada, hafızanın güvenilirliğini ve insanın kendine anlattığı hikâyeleri sorgulatır.
Geçmişin nesneler üzerinden yeniden inşa edilmesi de bu temanın önemli bir parçasıdır. Kemal, Füsun’a ait eşyaları sakladıkça, geçmişi somut bir biçimde elinde tutabileceğine inanır. Bir elbise, bir tokaya ya da bir sigara izmaritine yüklenen anlam, aslında kaybolan zamanın yerine geçen sembollerdir. Bu nesneler, Kemal için sadece eşyalar değil; geçmişe açılan kapılar hâline gelir. Böylece roman, hafızanın yalnızca zihinsel değil, maddi bir boyutu da olduğunu gösterir.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, zamanın ileriye doğru akan bir çizgi olmadığını; insan zihninde sürekli geri dönülen, yeniden şekillendirilen bir alan olduğunu vurgular. Kemal’in geçmişe tutunma çabası, okuyucuya şu soruyu düşündürür: İnsan gerçekten geçmişte yaşadığı bir mutluluğu koruyabilir mi, yoksa onu hatırladıkça daha da mı kaybeder? Romanın duygusal gücü, tam da bu ikilem üzerine kuruludur.
Romanın İstanbul’la Kurduğu Duygusal ve Kültürel Bağ
Masumiyet Müzesi, yalnızca Kemal ile Füsun’un hikâyesini değil, aynı zamanda 1970’ler ve 80’ler İstanbul’unu da anlatır. Şehir, romanda sıradan bir arka plan değildir; karakterlerin ruh hâlini yansıtan canlı bir mekân olarak yer alır. Nişantaşı’nın zengin ve Batılı yaşam tarzı ile Çukurcuma’nın daha mütevazı ve geleneksel yapısı arasındaki fark, Kemal ile Füsun’un dünyaları arasındaki mesafeyi simgeler. Pamuk, bu semtler üzerinden sınıfsal ve kültürel ayrımları ince ince işler.
İstanbul’un sokakları, sinemaları, vitrinleri, evleri ve mahalle yaşamı roman boyunca ayrıntılı biçimde betimlenir. Bu betimlemeler yalnızca dekoratif değildir; aynı zamanda dönemin sosyal atmosferini yansıtır. Televizyonun evlere yeni girdiği, Batılı markaların bir statü göstergesi olduğu, geleneksel aile yapısının modern hayatla çatıştığı bir İstanbul portresi çizilir. Bu bağlamda şehir, bireysel aşk hikâyesinin içine yerleştirilmiş geniş bir toplumsal panorama sunar.
Kemal’in Füsun’u aramak için İstanbul’un sokaklarında dolaşması, onun iç dünyasındaki kaybolmuşluğu da yansıtır. Bir semtten diğerine yapılan yolculuklar, sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal bir arayıştır. Şehir büyüdükçe ve değiştikçe, Kemal’in yabancılaşması da artar. İstanbul’un dönüşümü ile Kemal’in iç dünyasındaki çözülme paralel biçimde ilerler.
Bu yönüyle Masumiyet Müzesi, İstanbul’u yaşayan bir hafıza mekânı olarak sunar. Şehir, hem aşkın yaşandığı hem de kaybedildiği yerdir. Pamuk’un ayrıntılı mekân tasvirleri, okura sadece bir hikâye değil, belirli bir dönemin İstanbul’unu da deneyimleme imkânı verir. Bu da romanı, edebi olduğu kadar kültürel bir belge hâline getirir.
Masumiyet Müzesi’nde Nesnelerin ve Hatıraların Sembolizmi
Masumiyet Müzesinin en ayırt edici yönlerinden biri, sıradan nesnelerin hikâyenin merkezine yerleştirilmesidir. Kemal’in Füsun’a ait eşyaları biriktirmesi, yalnızca bir koleksiyonculuk tutkusu değil, kaybolan bir aşkı somut hâle getirme çabasıdır. Bir tokadan bir sigara izmaritine, bir elbiseden bir küpeye kadar her nesne, Füsun’la yaşanmış bir ana bağlıdır. Bu eşyalar, Kemal için geçmişin sessiz tanıklarıdır.
Nesneler, romanda hafızanın maddi karşılığı gibi işlev görür. İnsan zihni zamanla unutabilir, anıları çarpıtabilir; ancak bir nesne, o anın fiziksel izini taşır. Kemal’in bu eşyalara yüklediği anlam, aslında geçmişi kontrol etme arzusunun bir yansımasıdır. Füsun artık hayatında olmasa bile, ona ait şeyler hâlâ Kemal’in elindedir. Bu durum, sevilen bir insanın yokluğunu nesnelerle telafi etme çabasını simgeler.
Pamuk, bu sembolizm üzerinden modern insanın tüketimle kurduğu ilişkiye de gönderme yapar. İstanbul’un Batılılaşan vitrinleri, markalı eşyalar ve statü göstergeleri, romandaki aşk hikâyesiyle iç içe geçer. Ancak Kemal’in biriktirdiği şeyler, pahalı ya da değerli eşyalar değil; duygusal değeri olan küçük hatıralardır. Bu karşıtlık, maddi değer ile manevi değer arasındaki farkı vurgular.
Romanın Anlatım Tekniği ve Orhan Pamuk’un Üslubu
Masumiyet Müzesi, klasik bir aşk romanı anlatımından farklı olarak, yoğun bir iç monolog ve hatırlama dili üzerine kuruludur. Hikâye büyük ölçüde Kemal’in bakış açısından aktarılır. Okuyucu, olayları objektif bir anlatıcıdan değil, aşkı ve kaybı takıntı hâline getirmiş bir karakterin zihninden görür. Bu teknik, romanı daha kişisel ve daha kırılgan kılar. Çünkü anlatılan her şey, Kemal’in duygularıyla, pişmanlıklarıyla ve özlemleriyle şekillenir.
Pamuk’un üslubu bu romanda özellikle ayrıntıcıdır. Küçük bir jest, bir bakış ya da bir eşya sayfalarca anlamla doldurulabilir. Bu ayrıntı bolluğu, karakterin iç dünyasındaki karmaşayı yansıtır. Okuyucu, zaman zaman olaylardan çok duyguların akışını takip eder. Bu da romanı hızla tüketilen bir hikâye olmaktan çıkarıp, üzerinde durulması gereken bir ruh hâli anlatısına dönüştürür.
Anlatımda sık sık geçmişe dönüşler yapılması, zamanın kırılganlığını vurgular. Kemal, yaşadıklarını olduğu gibi değil, hatırladığı ve yeniden kurduğu biçimiyle aktarır. Bu durum, anlatının güvenilirliğini bilinçli olarak belirsiz kılar. Okuyucu, Kemal’in anlattıklarının ne kadarının gerçek, ne kadarının arzu ve pişmanlıkla şekillenmiş bir kurgu olduğunu sürekli sorgular.
Pamuk’un dili ise sade ama derinliklidir. Cümleler çoğu zaman duygusal yük taşır, fakat aşırı süslü değildir. Bu sade anlatım, romanın melankolik atmosferini güçlendirir. Böylece Masumiyet Müzesi, yalnızca anlatılan hikâyesiyle değil, anlatılış biçimiyle de okuyucuyu içine çeken bir edebi deneyime dönüşür.
Masumiyet Müzesi Gerçek Bir Müze mi? Roman ile Müze Arasındaki Bağ
Masumiyet Müzesi, edebiyat tarihinde ender görülen bir projeyle, kurmaca bir romanı gerçek bir mekâna dönüştürmüştür. Orhan Pamuk, romanda Kemal’in biriktirdiği eşyaları hayal etmekle yetinmemiş; bu eşyaların karşılıklarını İstanbul Çukurcuma’da kurduğu gerçek bir müzede sergilemiştir. Böylece romanın kurgusal dünyası, fiziksel olarak ziyaret edilebilen bir alana taşınmıştır. Bu yönüyle Masumiyet Müzesi, yalnızca bir kitap değil, aynı zamanda deneyimlenen bir anlatı hâline gelir.
Romanda anlatılan vitrinler, objeler ve anılar, müzede birebir ya da sembolik karşılıklarıyla yer alır. Ziyaretçiler, Kemal’in Füsun’a ait olduğunu söylediği nesneleri görerek, hikâyeyi somut bir biçimde yeniden yaşar. Bu durum, okur ile metin arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır. Okuyucu artık sadece bir hikâyeyi takip etmez; o hikâyenin içine fiziksel olarak da girebilir.
Roman ile müze arasındaki bu bağ, hafıza temasını daha da güçlendirir. Kitapta anlatılan geçmiş, müzede vitrinler içinde dondurulmuş gibidir. Zamanın akışı durdurulmuş, hatıralar korunmaya alınmıştır. Pamuk, bu projeyle insanların kendi hayatlarında da hatıralara neden bu kadar değer verdiğini sorgulatır: Geçmişi saklamak, onu kaybetmemek midir, yoksa kaybı kabullenememek mi?
Bu özgün yaklaşım, Masumiyet Müzesini dünya edebiyatında ayrıcalıklı bir yere koyar. Roman, yalnızca kelimelerle değil, mekân ve nesnelerle de anlatılan çok katmanlı bir hikâye hâline gelir. Bu da Pamuk’un edebi vizyonunun ne kadar geniş ve deneysel olduğunu gösteren önemli bir örnektir.
Masumiyet Müzesi Romanının Edebi ve Kültürel Önemi
Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un edebi kariyerinde özel bir yere sahiptir çünkü roman, bireysel bir aşk hikâyesini Türkiye’nin modernleşme süreciyle ustaca birleştirir. Eserde anlatılan ilişki, yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygusal bağ değil; aynı zamanda Batılılaşan İstanbul’un, değişen değerlerin ve kırılan geleneklerin bir yansımasıdır. Bu yönüyle roman, kişisel olan ile toplumsal olanı aynı potada eritmeyi başarır.
Edebi açıdan bakıldığında Pamuk, bu romanda klasik anlatı kalıplarının dışına çıkar. Aşk, özlem ve kayıp gibi evrensel temaları; nesneler, hatıralar ve müze fikri üzerinden ele alarak anlatıya yeni bir boyut kazandırır. Özellikle roman ile gerçek müzenin birlikte var olması, edebiyatın sınırlarını genişleten yenilikçi bir yaklaşımdır. Bu durum, Masumiyet Müzesini yalnızca okunan bir metin değil, kültürel bir projeye dönüştürür.
Kültürel anlamda ise eser, 20. yüzyıl sonu Türkiye’sinin yaşam tarzını, sınıf farklarını ve ahlaki kodlarını ayrıntılı biçimde belgeleyen bir anlatı sunar. Giyim tarzlarından ev içi düzenine, televizyon alışkanlıklarından mahalle ilişkilerine kadar pek çok ayrıntı, dönemin İstanbul’unu adeta bir zaman kapsülü gibi bugüne taşır. Bu da romanı yalnızca edebi değil, sosyolojik bir kaynak hâline getirir.
Masumiyet Müzesi’ne Yöneltilen Eleştiriler ve Okur Yorumları
Masumiyet Müzesi, yayımlandığı günden bu yana yoğun ilgi görmüş olsa da, farklı eleştirilere de konu olmuştur. Romanın özellikle Kemal karakteri üzerinden kurduğu aşk anlayışı, bazı okurlar ve eleştirmenler tarafından problemli bulunmuştur. Kemal’in Füsun’a olan bağlılığı, romantik bir sadakatten çok takıntıya yakın bir hâl aldığı için, bu ilişkinin sağlıksız bir güç dengesi içerdiği sıkça dile getirilir. Bu bakış açısına göre roman, bir aşk hikâyesinden ziyade duygusal bir bağımlılığın anlatısıdır.
Bazı eleştiriler ise anlatının temposu ve ayrıntı yoğunluğu üzerinedir. Pamuk’un nesnelere, hatıralara ve küçük detaylara uzun uzun yer vermesi, kimi okurlar için romanın ritmini yavaşlatan bir unsur olarak görülür. Buna karşın bu ayrıntıcılık, eserin ruhunu ve karakterlerin iç dünyasını derinleştiren bir özellik olarak da değerlendirilir. Okuyucunun büyük bir kısmı, bu yavaş ve içe dönük anlatımın romanın melankolik atmosferiyle uyumlu olduğunu savunur.
Okur yorumlarında en çok öne çıkan noktalardan biri, romanın duygusal etkisidir. Birçok okuyucu, Kemal’in geçmişe tutunma hâlini kendi hayatındaki kayıplarla ilişkilendirir. Bu bağ kurma imkânı, eserin geniş bir okur kitlesi tarafından benimsenmesini sağlar. Aynı zamanda gerçek müzenin varlığı da romanı sıradan bir edebi metnin ötesine taşıyarak merak ve ilgi uyandırır.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, herkes için aynı duyguyu yaratmasa da, güçlü tepkiler doğuran bir romandır. Kimi okurlar için derin ve sarsıcı bir aşk anlatısı, kimileri için ise rahatsız edici bir takıntı hikâyesidir. Ancak bu farklı yorumlar, eserin edebi gücünü ve tartışmaya açık yapısını ortaya koyar.
Masumiyet Müzesi Neden Okunmalı? Romanın Okuyucuya Kattıkları
Masumiyet Müzesi, yalnızca bir aşk hikâyesi okumak isteyenler için değil, insan ruhunu, hafızayı ve zaman kavramını sorgulamak isteyen okurlar için de güçlü bir eserdir. Roman, kaybedilen bir sevginin ardından insanın nasıl geçmişe tutunduğunu, hatıraları nasıl yeniden kurduğunu ve duygularla gerçeklik arasındaki sınırın nasıl bulanıklaştığını etkileyici biçimde ortaya koyar. Bu yönüyle eser, okuyucuya kendi hayatındaki özlemleri ve pişmanlıkları düşünme fırsatı sunar.
Pamuk’un ayrıntıcı anlatımı sayesinde okur, yalnızca karakterleri değil, 1970’ler ve 80’ler İstanbul’unu da adım adım deneyimler. Şehir, evler, sokaklar ve gündelik hayat, roman boyunca canlı bir atmosfer oluşturur. Bu, kitabı okurken bir dönemin ruhunu hissetmeyi mümkün kılar. Ayrıca roman ile gerçek müze arasındaki bağ, okuma deneyimini sıradan bir edebi faaliyetin ötesine taşır ve hikâyeyi zihinde daha kalıcı hâle getirir.
Romanın en önemli katkılarından biri de aşkı idealize etmek yerine, onun karmaşık ve çoğu zaman acı veren yönlerini göstermesidir. Masumiyet Müzesi, sevmenin sadece mutlu anlardan ibaret olmadığını; kayıp, özlem ve pişmanlıkla da iç içe geçtiğini hatırlatır. Bu gerçekçi yaklaşım, eseri romantik klişelerden ayırır ve daha derin bir insani boyut kazandırır.
Sonuç
Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un en özgün ve en duygusal romanlarından biri olarak, aşkın, kaybın ve hatıraların insan hayatındaki yerini derinlemesine sorgulayan bir eserdir. Kemal ile Füsun’un hikâyesi, yalnızca imkânsız bir aşkın trajedisi değildir; aynı zamanda geçmişe tutunma, zamanı geri getirme arzusu ve insanın kendi duygularına hapsolma hâlinin güçlü bir anlatımıdır. Roman, okuyucuya sevmenin ne kadar kırılgan, hatırlamanın ne kadar acı verici olabileceğini gösterir.
Pamuk’un İstanbul’u bir karakter gibi kullandığı bu eser, bireysel bir hikâyeyi toplumsal ve kültürel bir çerçeve içine yerleştirerek çok katmanlı bir anlatı kurar. Nesneler, mekânlar ve anılar aracılığıyla inşa edilen bu dünya, okuru sadece bir öykünün değil, bir ruh hâlinin içine çeker. Roman ile gerçek müze arasındaki bağ ise bu anlatıyı edebiyatın ötesine taşıyarak kalıcı bir kültürel deneyime dönüştürür.