“Kendin ol!” diyorlar: Kendimiz olmak ne kadar mümkün?

“Kendin ol!” mottosu size ne hissettiriyor? Zihninizde nasıl bir resim canlanıyor? Bir özgürlük hali, duyguyu ve zihni rahatça ortaya koyabilmenin hoşluğu ve biraz da öz güven sarhoşluğu mu? Belki de hep arzuladığınız ve bir türlü başaramadığınız bir oluş biçimi? Kulağa çok güzel gelen ama kendi yaşamınızda karşılığını bulamadığınız bir ütopya belki? Hatta bazen “kendim gibi olayım” derken ödediğiniz bedeller?

Bu konudan söz ederken öncelikle “ben” denen o sınırları belirsiz kavramla hesaplaşmamız gerekiyor sanıyorum. Ben nedir, ben kimim, kendimi nasıl kuruyorum? Bu soruların cevabını vermek kolay olmasa da gelin bir deneme yapalım.

İnsan, kendisinin seçmediği bir çevre ve zamanda, kendisinin seçmediği koşullar içinde dünyaya geldiğinde kendisinin seçmediği maddi bir bedene ve bir içsel (zihinsel) dünyaya sahip oluyor. Kısmen kontrol edebildiği bir bedenden kontrol edemediği bir dış dünya içinde varlığını ve kendiliğini sürdürmeye çalışıyor. Kendisi dışında kalan dünyada nesneler, diğer canlılar ve insanlar var. Nesnelerle ilişkide onların sabit varlıklar oluşundan ötürü işler biraz daha kolayken diğer insanlarla ilişkide işi o kadar da kolay olmuyor. Neden mi?

Doğduğumdan itibaren diğer kimselerle etkileşim içine giriyorum. Bu kişiler benim hakkımda bazı yargı ve yorumlarda bulunuyorlar. Örneğin, çocukken yaptığım bir şeyi beğenip beni alkışlıyorlar, bazı şeylere kızıyorlar, bazı şeylere duyarsız kalıyorlar, bazı davranışlarımda beni dışlıyor veya kınıyorlar. Onaylıyorlar veya onaylamıyorlar. Zaman içinde onaylandığımda mutluluk ve huzur, onaylanmadığımda ise dışlanmışlık hissettiğimden, sosyal bir canlı olarak hiçbirimiz için dışlanma katlanılabilir olmadığından, dışarıdan gelen yargılar benim duygum ve davranışlarım üzerinde etki yaratıyor. Yani kabul gören davranışlarım pekişiyor, kabul görmeyenlerden ise er ya da geç vazgeçiyorum. Bazen tüm toplumun değil ama küçük bir grubun dahi onayı pekiştirici yerine geçebiliyor. Öte yandan bir de içimden gelenler, yapmak istediklerim, arzularım var.

Diyelim ki bir arkadaş sofrasındayım ve öyle açım ki her şeyi silip süpürmek istiyorum ama diğerlerinin olası olumsuz yargısı bunu yapmama engel oluyor. Veya silip süpürüyorum ve diğerlerinin tutumunu önemsemiyorum. Her iki tavrın da belli sonuçları var. Sofrayı silip süpürdüğümde egoist biri gibi görülecek, kendimi tuttuğumda da başkalarının beklediği gibi davranarak beğenilmeme riskini almamış olacağım ama arzularımı ve ihtiyacımı bastırmış olacağım. Sofra örneğinde kendimi tutmazsam ödeyeceğim bedel sadece bir kınamayla kalabilir, ancak içgüdülerime, içsel arzularıma fazlaca kapılırsam, her an içimden geldiği gibi davranmaya kalkarsam toplum tarafından er ya da geç dışlanmam kaçınılmaz. Böyle kimseler ya suç işledikleri için hapishanelerde ya da sosyopat, antisosyal, psikopat sıfatlarıyla hastanelerde toplum tarafından soyutlanıyorlar. Yani her tür insan topluluğu yarattığı değerler ve uzlaşmaların dışına çıkılmasına izin vermeyen bir mekanizma ile varlığını sürdürüyor. Bu ortak yargılar zamana, çevreye, coğrafyaya göre değişiyor ama hep var. Örneğin yüz elli yıl önce Osmanlı’da veya Viktoryan dönemi İngilteresi’nde yaşasak veya günümüzde Amerika’da veya İran’da dünyaya gelsek farklı toplumsal öğretilerle karşılaşacak, dolayısıyla bambaşka alışkanlıklara sahip bambaşka kimseler olacaktık. Hatta Türkiye’nin doğusu veya batısında yaşayan kişiler arasında bile birçok temel fark olduğunu biliyoruz.

Bu tespitler doğrultusunda “ben” denen şeyin iç dünyamızdan gelenlerle değil de dış dünyanın geri bildirimleri ile oluştuğunu söylemek yanlış olmaz. Öte yandan her kişi kendisini, “ben” dediği şeyi bir içerik olarak algılıyor ve yaşıyor. İç dünyamızdaki tutarsızlıkları, istekleri, karmaşaları, niyetleri büyük ölçüde biliyoruz. Oysa diğer kimseleri birer görüntü olarak algılıyor, yani onların içini değil, yalnızca dışını görüyoruz. Başkalarının iç dünyalarını, zihinlerinden geçeni bilme şansımız olmadığından varsayımlarla veya onların kendilerini ifade ettikleri, edebildikleri kadarıyla onları tanıyor ve değerlendiriyoruz. Üstelik insan kendisini farklı gösterebilme becerisine sahiptir. Bilinçli bir kandırma olmasa dahi kişi kendini yukarıda anlattığım gerekçelerle toplum dışı olma korkusuyla olduğu gibi ortaya koyamaz. Dil ile iletişim bizim birbirimizi anlamamız için çok değerli araçlar ama sahtelikler barındırır… Her ilişkide büyüklü küçüklü ve çok yönlü filtreler kullanmamız kaçınılmazdır. Yüzde yüz bir açıklıkla kendi iç dünyamızı açma ve ortaya koyma şansımız yoktur.

Burada insana dair önemli bir çelişkiyi, bir açmazı görüyoruz ne yazık ki. Hem kabul ve onaylanma isteyen sosyal canlılarız, hem de toplumsal uzlaşmanın devamı adına kendi arzu ve dürtülerimizi tam olarak yaşama şansımız yok. Toplum tarafından denetime tabiyiz. Üstelik bu denetim sürekli ve kesintisiz olarak gerçekleşiyor. Mesela, onaylandığınız ve sizi benimsemiş bir arkadaş grubu ile birlikteyken bir şeye kızıp birdenbire beklenmedik şeyler yapsanız, saldırganlaşsanız, şiddet gösterseniz, o grubun size ait o zamana kadar oluşmuş yargılarını altüst etmiş ve itibar kaybına uğramış olursunuz. Bunu birkaç kez tekrarlayın, en güvendiğiniz ortamdan dahi dışlanmanız kaçınılmazdır. Sözün özü başkalarıyla ilişkimizde diplomasi, kibarlık, uzlaşma başlıkları altında bir miktar (büyükçe bir miktar) sahtelik zorunludur. Örneğin kural tanımayan, toplumsallığı reddeden anarşist bir topluluk içinde dahi olsanız bu defa anarşizm çerçevesinde davranışlarınızı düzenlemeniz gerekir.

Size “kendi gibi olmak” konusunda pek de iyi haberler verememiş gibi görünsem de bazı şeylerin farkında olup yaşamımızda küçük ayarlar yaparak bu konudaki açmazlarımızı azaltabiliriz diye düşünüyorum. Yaşadığımız tüm çelişki ve gerilimlerin diğer insanlarla paylaştığımız ortak bir durum olduğunu fark etmekle işe başlayabiliriz. İnsan olmanın doğasından kaçamayacağımıza göre, ancak küçük kazanımları büyük zaferlere dönüştürebiliriz. Örneğin, birlikte rahat ettiğimiz kişilerle daha çok birlikte olarak; daha az filtre kullandığımız, katı olmayan ortamlarda daha çok bulunarak; nezaketli bir dünyayı “sahtelik” diye yaftalamak yerine bir şekilde bizim mutluluğumuza hizmet ettiğini düşünerek; insanın doğal unsurları karşısında dahi katı çizgilerle belirlenmiş bir canlı değil, esnek ve değişime açık olduğunu da hatırlayarak… Böyle baktığımıza değişime nereden başlayacağımızı görme şansımız olur. Değişimin bir miktarı “kabul” ile gelir bir kısmı da “cesaret” ile… Üzerinde asla yeşeremeyeceğiniz bir topraktaysanız, bitki olmaktan vazgeçmek yerine başka bir toprağa göç edebilme cesareti gibi… İşte ancak bu şekilde “kendimize” sahip çıkmış oluruz.

İlginizi çekebilir: Mesafe ayarı yapamayanlar: Issız adamlar, drama queen’ler, hep mağdurlar ve diğerleri

Ela Uysal
Hacettepe Üniversitesi, Mütercim Tercümanlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra global firmalarda çeşitli görevler aldı. Kurumsal kariyerine devam ederken bir yandan kişisel gelişimle ilgili çalışmalara başladı. ... Devam