Kendi kendinin hazine avcısı olmak: Önce kendi değerini bileceksin

Önce kendi değerini bileceksin!
Öyle başlıyor tüm beylik cümleler, ağzından bilgiç bir “evet” çıksa da, için titrek bir kuş gibi söylenir o sırada. “Nedir ki bu değer?”
Kaşına gözüne bakarsın önce, böyle güzeli var mı?!
İçine oturmaz ya hissi, aslında ellerim güzeldir dersin..
Kalbim iyidir ya, hep iyiliğini düşünürüm herkesin!
Çalışkanımdır. Kimsenin arkasından iş çevirmem!
İçimde öyle bir ışık var ki..?
Yani, benim gibisini bulsun da!!
“Değerim derken..? Nasıl bir şey?”

Önce kendi değerini bileceksin.
Bilmek idrak etmektir ya, öyle ezbere olmaz.
Elalemin söylediklerinden, onların sana sunup da senin satın aldıklarından olmaz. Sen bileceksin. Onlar sana “muhteşemsin”,“rezaletsin” dediğinde almayacaksın, kendi kerterizin kendi içinde olacak. Kendi değerin ile kendin tanışacaksın. Tanışmadığını nasıl bileceksin!
Sen; aynada gözlerinin içine bakınca, içinin rengi gözünün rengine denk olacak..
Bakanın sen olduğunu bileceksin. Senden sana uzanan bakışı izleyecek ve selamlayacaksın.

“Ben değerliyim” afirmasyonunu papağan gibi tekrar etmekle, kendini banyo köpüğü ile şımartmakla olmaz.
Yaptığın en ufak işi, anın sonsuz tınısı içinde bir oya gibi yapacaksın, sen gibi. Öyle yapmaya izin verecek, alan tanıyacaksın kendine. Hani kendi “yapma” şekline, başkasının görüşünü, yargısını, beklentisini katmadan, “sen ve yaptığın” anın sonsuz salınımında meşk içinde olacaksın.
Birine uzattığında yaptığını, gönlünden aktığını hem bileceksin, hem de bildireceksin tek kelam etmeden.

Hepimiz bir şekilde değersiz hissediyoruz. İdrakimiz yok çünkü, hallerimizle tanışıklığımız ve kabulümüz yok. Değersiz hissetmek bence, yaşadığımız travmalardan ziyade, dünyaya yeteneklerini keşfetmeye de gelmiş olan varlığın, “henüz tanımlamadığı” için boş kalan satırları gibi hayat defterinde.
O boşluklara bakarak, kendini değersizlik çukurunda taşlamak ise başka bir acı bağımlılığı, başka bir kaçış hali…

Değerini bilmek için, seni oluşturan parçalarını iyi tanımlamak gerekiyor. Kendini tanımak. Öyle kolay bir şey değil kendini tanımak, emek ister, yürek ister, kabul ister. Biliyorsunuz işte kendinizden, nasıl zorlandığınızı, nerelerde “ah” deyip onaylamadığınızı..
Oysa bir bütün ya hayat, alı da var moru da. Tek tek bakınca pek bir şeye benzemeyenler, bazen yan yana çok güzel görünürler!
Tek başına bir işe yaramıyormuş gibi gördüklerin, üçü beşi bir araya gelince sanat eserine dönüşürler.
Bu yüzdendir ki; onu bunu temizlemeden önce, “tü kaka” demeden önce, neymiş bir tanımak bilmek lazım arkadaşım. Şimdiye kadar ne için kullandığına bakmak… Alet çantanda olanları bir meydana çıkarıp, elindekileri bildikten sonra konuşmak lazım.
Kendine verdiğin değer, elindekilerin ne olduğunu bilmekle, bunları nasıl kullandığınla, kendine bu araçları kullanmak ve denemek için ne kadar alan tanıdığınla ortaya çıkar.

Yanlış yok, deneyim var.
Yargı yok, tecrübe var.
Başkasından bahsetmiyorum, kendine yargı yok.
Denesin çocuk bırak, ama aptal olma. Sadece “bilmek” olsun “idrak” olsun niyetin. Kaçıp, saklanmak değil, taş atıp hırpalamak değil..
O zaman değer gelir kendiliğinden.
Kör karanlıkta sessizce süzülen bir kara panterin gücünde ve zarafetinde. Gelir de oturur yanıbaşına.
Ne kibiri vardır, ne aşağılık hissi..
İstediğini alabilecek güce sahiptir, dengelidir, tamdır.
Yarışı yoktur, kendi hedefi vardır.
Karşılaştırması yoktur, gözünün gözüne değdiği ile gerçek ve pürüzsüz bağlantısının bilgisi vardır. Şüphesiz sakinlik.
Ve panter, aynanın karşısına geçip “ben değerliyim” demez.
Aynaya bakar ve kendinden kendine akar. Gözünden kendine bakan ile, gönlünden kendine seslenen aynı tınıdadır.
Ve panter karşısındakine baktığında, kendi gönlünden onunkine akar, sözsüz, sakin ve pürüzsüz..
Değer sorgulanmaz, bilinir, tanınır.

Tüm yeteneklerini kullanmak haktır.
Tüm becerilerini ortaya koymak haktır.
Tüm renklerini sergilemek ve yaşamak haktır.
Fikrini dümdüz dile getirmek haktır, sendendir..
Kendi “hal”lerini sundukça dolar hayat defterindeki boş satırlar.
Bir gün bir bakarsın defterindeki boş satırlar yaşamın renkleriyle dolmuş, sen soruyu unutmuşsun!
Gülümser geçersin!
Hepimiz öyleyiz, sınıfta defterimizi dolduruyoruz. Keşfettiğimiz her şeyi bir bir yazıyoruz. Kendi kendinin hazine avcısı olmak bu!
Heyecanla, merakla, coşkuyla geçsin!

İlginizi çekebilir: Her şeyden sıyrılınca geriye kalanız: İyileştirilecek tek şey, kendimize dair yargılarımız

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam