İrili ufaklı yaralarınızın olduğu dünyada kendinize doğru giden yolu bulun

Cusco’nun nemli, kocaman döşenmiş kaldırım taşlarında yürüyorum. Gecenin bir vakti olmuş, ertesi gün Machu Picchu’ya çıkacağım nihayet Peru’da geçirdiğim iki aydan sonra. Sabahın kör saatinde kalkıyor tur minibüsü. Bir şekilde uyku tutmamış, hostel dar gelmiş, divane gibi yürüyorum işte… Açık bir büfe gördüm, kibrit almak için adımlarımı hızlandırdım oraya doğru.

Ardımda bana doğru yürüyen bir adam… Uzun açık renk saçlı, oldukça salaş giyimli, neredeyse evsiz biri kadar bakımsız orta yaşın üzerinde biri. Tam da üzerime doğru yürümesinden ürktüm biraz ama yine de yiğitliği elden bırakmadım tabii, hiçbir şeyden rahatsız olmamış gibi devam ettim büfeye doğru.

İrili ufaklı yaralarınızın olduğu dünyada kendinize doğru giden yolu bulun

Adam gittikçe hızlandı ve bir şeyler söyledi hiç anlamadığım. İçimde çığlık atan 16 yaşım ile dışarıdaki dünya vatandaşı bir yerde buluştular nihayet ve Arkama dönüp gülümsedim adama.

15 dakikadır seni takip ediyorum nereye gidiyorsun?” dedi,

-“15 dakika mı? Neden?” diye sordum.

Sokağa girdiğimde çok uzaktan gördüm seni ve başka bir şey göremedim, gelmek zorundaydım yanına.

Kocaman gözlerimi açıp sorgular şekilde baktım adama (sanırım bana sarkıyor).

Lütfen sana asıldığımı düşünme, sadece zorundaydım ve geldim.

-Peki dedim, içimde bin bir tilki…

Bir yere oturalım mı?

-Olur dedim.

Yol üzerinde açık hava bir bara oturduk, neredeyse kimseler yoktu içeride. Bir litrelik biramızı söyledik. Günlük sorular soruyoruz birbirimize, ikimiz de merak ediyoruz neden bu masada beraber oturduğumuzu. Sonunda konuşmalar pek bir yere varmayınca, isim şehir hayvan oynamaya başladık. Evet biraz komik, ama tatlı bir andı benim için.

Şili’de yoga hocasıymış, şimdi de Güney Amerika’yı dolaşıp kendi ile vakit geçiriyormuş. Keyfi yerinde sakin birine benziyor. Adını sormadım, o da benimkini sormadı. Oyun da eğlenceli gidiyor zaten… Bu sırada bir kedi zıpladı kucağıma, minik bir sokak tekiri. Mıncıklamaya başladım kediyi, hatta hızımı alamadım Elmayra gibi çekiştirip yoğurmaya başladım. Bu arada beni izliyordu adam, manalı bir ifadeyle uzunca yüzüme bakıp;

Sevmekte utanılacak bir şey yok” dedi.

Pek anlamadım söylediğini…

-Utanmıyorum ki, dedim.

Gülümsedi itibar etmez bir tavırla…

Biraz daha oturduk, sonra basitçe vedalaştık. Tam giderken, “Neden olduğunu buldum” dedi. O, o gün anlamıştı belki ama benim için üzerinden seneler geçtikçe, her anlattığımda, her konusu geçtiğinde başka bir bakışı öğreten, kendimin dipsiz kuyusuna sallanmış bir halat oldu söylediği. Anlamaya hala devam ettiğim…

Durup durup teşekkür ediyorum isimsiz öğretmenime…

İrili ufaklı yaralarınızın olduğu dünyada kendinize doğru giden yolu bulun

Geçen gün bir seans içinde yaşadığım duygu durumu, beni kendi davranış modellerimden birine götürdü. Bu daha önce gözlemlediğim bir hal idi ama orada başka bir şeyler daha vardı görmem gereken…

Saklana gizlene dağıttığım sevgiyi gördüm. Bir şekilde almaya ve vermeye utandığım aşk halini. Sevilmeyi kabul edememe ve sevgiyi göstermekteki bilmezlik ve korkaklık halini.

Çocukluğumuzdaki kodlamalar, öğrendiğimiz onca davranış, algımızı öğrendiğimiz primitif halle şekillendirmeye itiyor. Birinin tam da gözlerinin içine bakarak söyleyemediğim sevgimi, içimden geldiği gibi paylaşamadığım coşkumu, gösteremediğim gerçek neşemi…

Bir konuya ilgili çalışmaya ve derinleşmeye başlayınca, aslında niyetiniz o konuyu aydınlatmak olunca, tüm dünya aynı hisse çalışıyor. Her gelen, her okuduğunuz, bundan bahsediyor; direkt ya da dolaylı…

Elbette ki, ben de aynısını yaşadım.

Çok yakın bir arkadaşım, çocukluk hallerine bakarken, en temel sevgi anlayışının korku olduğunu paylaştı. Bir başkası utanç, bir başkası görünmezlik…

O minik bebe hallerimiz dünya denilen mavi topa ayak bastıklarında, muhteşem bir hisle karşı karşıya kalacaklarını biliyorlardı. Pırıl pırıl, sevgi yumağı küçücük bedenler, mucizevi hissin kucağında ilk nefeslerini alacaklardı. Bu hissin adı kesinlikle sevgiydi!

Sevgi diye sarınıp kozalandığım, saklayıp büyüttüğüm his ‘utanç’mış meğer.

Bir diğerinin korkuymuş, gönlünün tam ortasına koyduğu…

Bir başkamızınki görünmezlik, değersizlikmiş…

İrili ufaklı yaralarınızın olduğu dünyada kendinize doğru giden yolu bulun

Sevgi diye, doğduğumuz büyüdüğümüz ortamdaki hisleri kopyalamışız benliğimize. Ve bu algı o kadar yerleşmiş ki hamurumuza, bize değerli davrananın sevgisine kör olmuşuz. Korkutmayanın sevgisini alamamışız, sevmekten ve sevilmekten utanır, kaçar olmuşuz… Gerçek sevginin peşinden koşar sanırken kendimizi, korkunun, güvensizliğin, değersizliğin peşinden koşar olmuşuz…

Bir aşk ile karşılaşınca da çırak kalmışız yaşama. Neresinden tutacağımızı bilememişiz, o eksikliği nasıl dolduracağımızı ve nasıl iyileştireceğimizi… İşte tam bu noktada, bebekliğe bir yolculuk yaptım. Oradaki küçük Esra’ya. Yaşadığı hissin oluştuğu ana. Artık kendi yaşamını kurmuş, bir şekilde hayata dair kendi fikri olan hali ile. Onu kucağıma alıp yürümeye başladım bu güne doğru, yavaş yavaş büyüterek.

Nerede kalmıştık güzel bebeğim? Senin annen de baban da benim. Seni ben doğurdum! Sevgi ihtiyacından doğan tüm çılgınlıklar, muhteşem şeyler öğretti bu güne kadar.

Utancım, kendimi ortaya koyma şeklime; yetersiz hissedişlerim bir çok erk edinmeye; değersizliklerim gerçek ve ilahi değerler bulmaya; derin üzüntüm aşkın yaşamın her anına nüksetmiş güzelliğini görmeye, ölümü anlamaya yaklaştırdı beni.

İşte bu seyahatte, yaşama sevgilerini göstermeye, ruhlarının ışıltısını dağıtıp parlatmaya, bilgeliklerini paylaşmaya gelmiş ben dahil sayısız bebeğe bitmez tükenmez bir çağlayan gibi akan şefkat hissi verdi bana gözlerimde tonlarca yaşla…

Bakın etrafınıza, yaşı kaç olursa olsun, uçsuz bucaksız çocuk bahçesindeki yaralı bebeler gibiyiz. Her birimizin, istisnasız her birimizin irili ufaklı yaraları var. Bizi dünyaya büyük bir özveri ile misafir eden büyük sandığımız bebelerin de…

Ve şefkat, kendimiz dahil hepimizin en çok ihtiyacımız olan şey.

O çok canımızı yakanlar, kim bilir ne sanıyorlar sevgiyi, yaşamı…

O çok bilenler kim bilir nerelerde kanıyorlar…

Oturduğum yerden, sanki herkesi ben doğurmuşum gibi dünyada… Sevdim. Her birimizi, tek tek…

Bu o biricik olandan kopma hali, hepimizin içinde ince derin bir sızı, hep eksik hissettiğimiz… Ama bil ki bir kopuş yok, o biricik sensin, benim. Biriciğe giden yol, kendimize doğru giden yol…

Sevgi özünken ve bunu en iyi sen bilirken, neden utanırsın sen gibi sevmekten? Sen, yaşamdaki en eşsiz ruh iken, nasıl korkar ve saklarsın pırıltılı bilgeliğini?

Aslında sevmekten başka bir şey bilmezken, nasıl öğrendiklerini yerine koyarsın asıl bildiğinin!

Ve şimdi tam tersine, her insanın annesi, babası, atası, çocuğu, kardeşi, sevgilisi olmaya niyet…  İhtiyacın ve ihtiyacım her neyse kardeşim.

Almanın ve vermenin doğallığında olsun her şeyin, aşkla ve sonsuz şefkatle…

 

İlginizi çekebilir: Kendine teslim ol: Karanlığa girmeye cesaretin var mı?

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam