İnsan olmak ne demektir: Farklı felsefi akımların insan tanımı

“İnsan hem yapan, hem bozan, hem seven, hem kıran bir varlıktır.”
Engin Geçtan- İnsan Olmak

Bir ‘insan’, psikolojik gelişim standardı, akıcı ve tutarlı konuşma gücü, oturma, ayakta durma, bir şeyler yapma veya bir şeylere neden olma özellikleriyle ortaya çıkan Homo sapiens türünün bir üyesini ifade eder. İnsanlar, tüm istek ve arzularını yerine getirmek ve yeni bir dünya yaratmak için doğa üzerinde hareket edebilirler. İnsan eyleminin doğa yasalarını değiştirme gücü vardır. Herhangi bir soyut varlığı, niteliği veya kavramı var etme konusunda neredeyse sihirli yetenekleri olduğunu bile söyleyebiliriz. Yaşamın var olduğu bu gezegeni ve hatta evreni hem cennete hem de cehenneme dönüştürebilme potansiyeline sahiptir. Böylesi bir kapasite altında, insanlık adına keşfedilen ve sürekli dönüştürülen bir dünyada insanın yeri ve varış noktası felsefi soruların kalbinde yer alır.

İnsan olmak ne demektir?

Bu soru, ahlaki bir ikilem veya varoluşsal bir kriz karşısındaki yerimizi anlamlandırmaya çalışırken ortaya çıkma eğilimindedir. Dahası, bu soruyu sorduğumuz anda onu genellikle daha fazla soru da izler: Biz neyiz, kimiz? Bizi yaptığımız şeyleri yapmaya iten nedir? Bizi hem aynı hem de benzersiz yapan şey nedir?

Cevaplar asla basit değildir. Bu sözde modernite ve entelektüel özgürlükler çağında bile, somut yanıtlara sahip olamayabiliriz. Üretilmiş olan cevaplar da her zaman çeşit çeşittir ve kesinlikten uzaktır.

Dünyada hiçbir şey bir insandan daha karmaşık veya daha kafa karıştırıcı değildir. Birçok bilim insanı bu konuyu irdeler, ancak her biri bunu kendi özel uzmanlık sahasından yapar. Filozoflar da insanlığı diğer tüm bilimlerin çıkarımlarına dayanarak araştırır ve insanlığı birleştiren temel bilgiyi arar.

Hızlı bir tarihsel yolculuk yaparsak ilk durak olarak Hegel’in zihnine uğrayabiliriz. Hegel’e göre birey öznel değil, nesnel amaçları gerçekleştirir; insan sadece insan ırkının değil tüm evrenin birliğinin bir parçasıdır çünkü hem evrenin hem de insanın özü ruhtur. İnsanın özü, hem ruhsal alanı, hem zihnin alanını, hem de onun bedensel örgütlenmesini kapsar, ancak bunlarla sınırlı değildir. İnsan, toplumsal bütünün bir parçası olarak kendisinin farkına varır. Bir insanın başkaları için yaşadığı sürece hayatta olduğunun söylenmesi boş bir çıkarsama değildir. İnsanlar, tarihin önceki tüm gelişmelerine göre şekillenen biçimlerde hareket ederler. İnsan faaliyetinin biçimleri nesnel olarak tüm maddi kültürde, emek uygulamalarında, dilde, kavramlarda, sosyal norm sistemlerinde somutlaşır. İnsan biyososyal bir varlıktır ve dünyadaki tüm canlı organizmaların, emeğin, sosyal yaşam biçimlerinin, iletişimin ve bilincin en yüksek gelişimini temsil eder.

Eski felsefede insan, tinselleştirilmiş bir organizma olarak anlaşılan evrenin bir yansıması ve sembolü olarak “küçük bir dünya” niteliğinde düşünülmüştür. Bir insanın kendi içinde evrenin tüm temel unsurlarına sahip olduğu varsayılmıştır. Hintli filozoflar tarafından geliştirilen ruhların göçü teorisinde, canlı varlıklar (bitkiler, hayvanlar, insan ve tanrılar) arasındaki sınır oldukça hareketlidir. İnsan, kendi karma yasasıyla ya da bazılarının “kader” dediği şeyle, ampirik varoluşun zincirlerinden kurtulmaya çalışır. Eski Yunanlılar da (Aristoteles) insanı, “akıl yürüten ruh” ile donatılmış sosyal bir varlık olarak anlamlandırmıştır.

Rönesans Çağı’na hızlı bir göz attığımızda bu çağın bakış açısının tamamen insan özerkliği fikrinden, insanın sınırsız yaratıcı yeteneklerinden esinlendiğini anlayabiliriz. Descartes, “Cogito, ergo sum” (Düşünüyorum, öyleyse varım) ilkesi üzerinde çalışmıştır. Akıl, insanın kendine has özelliği olarak görülmüş, ruh ve beden dualistik olarak anlaşılmıştır. Beden, hayvanlardakine benzer bir makine olarak kabul edilirken, ruh bilinçle özdeşleştirilmiştir.

Kant, insanı iki farklı dünyaya, doğal zorunluluk dünyası ile ahlaki özgürlük dünyasına ait bir varlık olarak iki katmanlı bir anlayış ile yorumlamış ve buradan yola çıkarak antropolojiyi “fizyolojik” ve “pragmatik” yönlere ayırmıştır. Kant’a göre ilkinde, doğanın insanı ne hale getirdiği incelenmeli, ikincisinde ise özgürce hareket eden bir varlık olarak insanın ne yaptığı, yapabileceği veya yapması gerektiği ile ilgilenilmelidir. Kant, insanlar olarak kararlı ve bilgi sahibi olduğumuza ve bu konuda herhangi bir kimseye, hatta dine veya ilahi bir müdahaleye bile bağımlı olmadan eylemde bulunma yeteneğine sahip olduğumuza inanmıştır. Ona göre insanın bilgi algısı, “zihin dışındaki fiziksel nesne ve olayların neden olduğu duyusal durumlar ve zihnin bu verileri kavramlar altında düzenleme etkinliğidir…” Bu nedenle Kant, dünyayla algımıza dayalı olarak etkileşime girdiğimize inanır. Mantığımızdan dolayı insanızdır. Diğer türler gibi biz de bir şeyler yaparız, hareket ederiz. Ama onlardan farklı olarak, eylemlerimiz için sebepler ortaya koyarız. Ve Kant’a göre, esasen insan olmanın anlamı da budur.

Klasik Alman felsefesi için belirleyici faktör, bir kültür dünyası yaratan, bir akıl aracılığıyla manevi anlamda aktif bir varlık olarak insan kavramıdır. Nietzsche’nın algısına göre ise farklı bir alan yaratılır. Ona göre insan, akıl tarafından değil, yaşamsal güçlerin ve çekiciliklerin oyunuyla belirlenir. Nietzsche için farkındalığımız insanlığa anlam verir. Onun psikolojik gözlemler dediği şey yani olayları analitik bir perspektiften görme yeteneğine sahip olmanın adı ‘insan’dır. Bu şekilde, biz insanlar, varlığımızın anlatısını kontrol edebiliriz.

Kierkegaard, bireyin bir seçim yaparak kendini doğurduğuna dikkat çekmiştir. İnsanın bilinçli bir kişilik, yani ruhsal bir varlık haline geldiği irade eylemine öncelik verir. Buna ‘kendini belirleyen bir varlık’ yakıştırması yapar.

Kişiselcilik ve varoluşçulukta kişilik sorunu merkezde durur. Bir insan herhangi bir öze (biyolojik, psikolojik, sosyal veya manevi) indirgenemez. Varoluşçuluk ve kişiselcilik, (doğal ve toplumsal bütünün bir parçası olan) bireysellik kavramını, kendi kaderini tayin etme ve bir ‘varoluş olarak kişilik’ kavramıyla karşılaştırır.

Marksist insan anlayışının hareket noktasına değinecek olursak bu bakış açısında insan, emek faaliyetinin ürünü ve öznesidir.

“… İnsanın özü, her bir bireyin doğasında var olan bir soyutlama değildir. O gerçekte toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”*

Marx, insan doğasının büyük ölçüde tarihimiz tarafından şekillendirildiğine inanmıştır. İnsanlığın ilerlemesinin, özellikle emek konusunda, kapitalizm tarafından engellendiğini de öne sürmüştür. Ona göre fikirlerimizi nesnelleştirip ihtiyaçlarımızı karşıladığımız sürece emek, insan doğamızı ifade edecek ve onu değiştirecektir.

Tüm düşünürlerin verdikleri cevapları hem bilerek hem de onların gölgesinde kalmayarak, bu hayati soruyu sormaya devam etmemiz gerekiyor. Dışımızda ve içimizde süregiden gürültünün bizi düşünmekten alıkoymasına izin vermemeliyiz.

  • Biz neden varız?
  • Bütün bunlar ne anlama geliyor?
  • Bu harika varoluşa ne getirebiliriz?

Kendi sonuçlarımıza varmak için filozof olmamıza gerek yok. Bilgi bombardımanlarıyla yaşadığımız bu çağda elbette artık insan olmanın sadece düşünebilen, değiştirebilen zeki bir varlık nitelendirmeleriyle kavranamayacağı açıktır. Kişisel olarak, insan olmanın içeriğini, bireyin kendi özünü tanıması, ezberletilmiş kavramlarla ve alışkanlıklarla yaşadığını fark etmesi ve kalıpları yıkma cesaretini gösterebilmesi şeklinde dolduruyorum.

İnsan olmak, sürekli ‘ben’ maskesinin altına sığınmadan ‘biz’ diyebilmekle ve birbirimize ( tüm canlı türlerine) görünmez bağlarla bağlı olduğumuzu anladığımızda erişebileceğimiz bir mertebedir. Ve aslında bunlardan da önemli olan nokta, insan olarak bizlerin ne kadar kendi türümüze üstünlük tanıdığımızı fark edebilmemizdir. İnsan derken artık homo sapiens türünü algılamıyoruz. İnsan dediğimiz varlık artık kurgulanmış bir kavramlar kümesini ifade ediyor. Kurgulandığı için de hep taraflaşmayla içi dolduruluyor. Bizler bu dünyada bir şeylerin anlamını ancak o şeylerin zıttı sandığımız diğer şeylerle anlayabiliyoruz. İnsanlığı hayvanlıktan ayrı olmak şeklinde tanımlıyoruz. Ve taraf tuttuğumuzda zıt olan şeyi, örneğin ‘hayvanlığı’ tiksindirici ilan ediyoruz. Her ne kadar dualitenin önüne geçmek mümkün olmasa da bu taraflaşmış bakış açısından yola çıkarak ‘insan olma’nın tanımını yapmak gezegenimize sadece yıkım getiriyor. Sadece canlı türleriyle kalmıyor, kendi türümüz içinde de insan olmanın tanımını ayrıştırarak yapıyoruz. Her zaman ‘insanlık’ değil tüm canlı türlerinin kazanan olabildiği bir dünya hayalini kurmak zorundayız. Diğer her şey gibi insan olmayı da yeniden tanımlamalıyız…

Kaynaklar

A. Spirkin- What Is a Human Being?
Genefe Navilon- What does it mean to be human?
Karl Marx, Theses on Feuerbach in: K. Marx and F. Engels, Collected Works, Vol. 5, Progress Publishers, Moscow, 1976, p. 4
Melike Dirikoç- Hayvan doğmak, insan olmak
Engin Geçtan- İnsan Olmak

İlginizi çekebilir: Post-truth, gerçeklik, politika üçgeninde: Gerçeğinizi nasıl alırdınız?

Şerife Günaydın Karaköse Avukat & Yazar
Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lİsansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve ... Devam