Güneş aslında hepimize aynı derecede bonkör.
Çoğu zaman öyle gelmese de, öyle hissetmesek bile…
Sen evinin perdesini açmıyorsun diye suçlu gerçekten Güneş mi?
Bir ağacın bir dalı güneş alıyor, diğer dalı almıyor diye suçlu Güneş mi?
Eğer sen kendini, güneşi gördüğü için kızaran bir elmayla kıyaslarsan suçlu gerçekten o kırmızı elma mı?
Ya da güneşi gördüğü için kendini küstahça üstün sanan kırmızı elma gerçekten üstün mü?
Bence günümüz ilişkilerinde tam da burada sınıfta kalıyoruz.
Çünkü çoğu zaman kendi değerimizi bilmiyor; onu başkalarının bizim için çizdiği görüntülere bırakıyoruz.
Ya da tam tersine kendimizi gereğinden fazla dev aynasında görüyoruz.
Kısacık bir insan ömrü için ne boşa geçen iki savruluş aslında, değil mi?
Bir de buna karşı tarafa yönelttiğimiz suçlamalar eklendiğinde işler gerçekten çığırından çıkabiliyor.
Çok sevdiğim, değer verdiğim bir arkadaşım vardı.
Öyle bir nokta geldi ki yıllarca güvendiğim o dostu karşımda tanıyamaz hale geldim.
Bence insanı en çok burası kırıyor.
Çünkü güvendiğin yer, aynı zamanda en güçlü ama en hassas yerin oluyor.
Sizin hakkınızda doğru olmayan ama kendi inandığı filmi yayınlayan bir dostun, işaret parmağını size çevirip ulu orta konuşması…
İşte o an, güvendiğiniz dalın kırılması gibi oluyor.
Ve o dönemde şunu yeniden idrak ettim:
Tüm ilişkilerin en temel dinamiği şu:
Tamir etmek isteyen, gerçekten tamir edecek yolları arıyor.
“Bunu nasıl onarabiliriz?” diye bakıldığında bence çözülemeyecek çok az şey kalıyor.
Ama hayatın içinde her şeyin tamir edilmesi de gerekmiyor.
Bence en zor pratiklerden biri de şu:
Neyin tamir edilmesi gerektiğini, neyin ise bırakılması gerektiğini ayırt edebilmek.
Çünkü büyük resimde, benim güvenimi kıran arkadaşım dahil herkes o an kendisine iyi geleni yapıyor.
Ne kırmızı elma olmak suç, ne sarı elma olmak, ne de henüz elma olmayıp tohum olmak…
Kocaman yaşamın içinde bunların hiçbiri suç değil.
Biliyorum, insan zihni siyah ve beyaz baktığında daha rahat ediyor.
Ama hayat çoğu zaman o kadar keskin değil.
Belki de şehir hayatının en zor yanlarından biri tam olarak bu.
Çünkü hepimiz, anne karnından hatta belki daha da öncesinden başlayan bir hikâyenin içinden geliyoruz.
O hikayeleri hatırlamamız gerekmiyor belki.
Ama yönelimlerimizi fark ettiğimiz, dikkatimizi buraya ve şimdiye getirdiğimiz her an…
bence kendi hikâyemizin gerçek kahramanı olmaya başlıyoruz.
İlginizi çekebilir: Bırakma deneyimi: Teslimiyet ve içsel dönüşüm