Hikayesine inanan kadınlara bir mektup: Çocuk büyütürken kendi çocukluğunuzla karşılaşacaksınız

İki çocuklu, beyaz yakalı ve kırkına yaklaşan bir kadın olarak; çok güzel hafta sonlarım ve çok anlamsız hafta içlerim olabiliyor. Sonra dünyalar arası gezintiye çıkıyorum, nereden nereye ışınlandığıma karar veremeden.

Gelgitlerim oluyor o kutlu haftasonlarında bile; onca okuyup etmelerime rağmen, yorgunluktan ve öfkeden patlamalarım oluyor. İçimden çıkana şaştığım anlar. “Yine batırdın her şeyi, gördün mü?” dediğim kendime. Ürkmüş çocuk gözleriyle karşılaştığım hemen sonrasında. Sonra pişmanlık, sonra zonklama, sonra özür dileme, ne olduğunu tam da anlamayan o minik yüzlerden…

“Bağlanma” seminerlerinin giriş cümlesinde “onarmak, onarmak…” diyen tatlı kadın Nilüfer Devecigil’i anımsıyorum sonra… Kalpten bağlanabilmek için “onarabileceğimizi” alıp en kuytuma koyuyorum… Önce kendimizi, sonra sevdiklerimizi…
Ağladığınızda sizi kimin sakinleştirdiğini hatırlıyor musunuz?” sorusunda çoğu kadının “çocukken ağladığımı hatırlamıyorum” itirafı. Ağlayamamış ya da ağladığını anımsayamayan bir neslin, ağlayan çocuklarını anlamak için bunca çaba harcaması. Temize çekmek için çıldırdığımız kendi çocukluğumuz. Her yaştan hallerimizin, en beklenmedik yerlerde ve anlarda karşımıza çıkışı. Yağmaz denen yaz yağmurları gibi sık sık, fara tutulan tavşan şaşkınlığımız…

Onarabilme yolculuğumuzda en güvenilir can simitlerimiz, küçüklerimiz. İnsan olmanın en saf hallerini onlarla keşfe çıkmak her defasında. Duyguları öyle dolandırmadan, apaçık ortaya koymanın kıymetini, her “yapma” duyduğunda “yapcam” diyerek kendi alanını keşfeden iki yaşı ve “büyünce benzinci ya da tamirci” olmak isteyen, katıksızca bunu isteyebilen beş yaşı yudum yudum içmek…

Kendi anneni babanı hatırlamak sık sık. Çocukluğunu, gençliğini, ablalığını, kadınlığını ileri geri bir film şeridi gibi sarmak. Neyin neden, neyin sonuç olduğunun ucunu kaçırmak, içinden dışından bir sürü şeye saymak, kırıp dökmek, hesap sormak, hesap vermek.

Çocuk büyütmek, göründüğünden daha meşakkatli, evet, kesinlikle. Bir değil, en az iki çocuk büyütüyorsunuz çünkü. En az bir kadının annesiyle, ananesiyle karşılaşıp dertleşiyorsunuz. Anne olabilmek için, size edilen anneliği ve annenizi de tutan elleri anımsamanız, bir ters yüz etmeniz, oralarda çok kez kaybolmanız gerekiyor. Ve çıplak kalmanız, kendi sesinizle tanışmanız, kıymetli göz yaşlarınızın tadını anımsamanız.

Doğum öyküleri, kutlu doğum öyküleri. Her şeyin başlangıcına gözünüzü kaçırmadan bakmanız gerekiyor. O dölün o rahme nasıl ve ne zaman düştüğünü, o dokuz ay boyunca neler hissedildiğini bilmeniz… Çünkü siz, tüm bunları bildiğinizi bilmeseniz bile, genleriniz biliyor. Çocuğunuza ettiğiniz annelik, en az iki önceki annelikten süzülüyor.

O “yapcam” diyen kız çocuğunun gözbebeklerinde benim Arnavut anneannemin ışığı ondan var. Ve sık sık “seni çok seviyorum” diyen oğlan çocuğunda, benim çocukluğumda çok tasarruflu kullanılan sevgi sözcüklerinin taşkınlığı ondan var.

Çünkü zaman çok kısa. Ve her ne olduysa, kim kime ne zaman ne dediyse, ne yaptıysa ve ne yapmadıysa, bugün onarabilmek mümkün. Çünkü tüm kalbimizle ve damarlarımızla neye inanıyorsak, onu çoğaltabiliyoruz. İşte bu güzellik de ne mutlu ki, genlerimizde var.

O yüzden siz, hikayenize inanın güzel kadınlar. Evrendeki tüm ayak izleri, ancak o zaman hizalanıyor. Yoksa ağlayan hiçbir çocuğun sesi duyulmuyor.

Aşkla…

Sibel Ekdemir Kaya
Boğaziçi Üniversitesi’inden 2003’te mezun oldum. Hayatımı, pazarlama alanında çalışarak kazanıyorum. Her daim öğrenmeye, keşfetmeye ve keyif almaya hevesli bir kadınım. Profesyonel Koçluk, Çocuklar için ... Devam