Hayatımızdaki en zor soru; “yaşadıklarımdan ne öğrenmeliyim?”

Diğer tüm olasılıklar oldukça kolaydır, yani diğerini suçlayabileceğimiz, heyecan ile “kurban” rolüne bürünebileceğimiz, “ben” değil “sen” diyerek o muhteşem parmağımızı hayata çevirebileceğimiz tüm olasılıklar oldukça kolaydır… Çünkü suçlamak “ben” kavramını akıştan siliverir, diğer kişi yapmıştır, hayat istediğimizi vermemiştir, bizler hep haksızlığa “uğrayan” taraf olmuşuzdur, “zaten hayatta adalet olsa bize doğru şeyleri getirir” fakat X veya Y kazanırken, “ben” hep kaybedendir…

Bu ne kadar doğru, yani hayatımızda tezahür eden en iyi ve en kötü olayları düşündüğümüzde, gerçekten bir “kurban” olduğumuz inancımız ne kadar doğru? En iyi olasılıkla, örneğin bir evlilik yaptığımızda (ki bu mutluluk verici bir gelişmedir) bizler de diğer tüm çiftler gibi ve %50 – % 50 olasılıkla birlikteliğimize devam etmek veya ayrılmak durumlarını göze alırız… Fakat ayrılmak durumu “olasılıksız” veya kötü olasılık olarak yorumlanırken, ayrılırsak biz muhteşem bir “kurban” olurken, birlikteliğimiz, belki mutsuzluklarımıza, huzursuzluklarımız, tatmin olmadığımız bir evlilik akışına rağmen devam eder ise, “kurban olmayan” taraf yine bizler oluveririz. İyiyi sahiplenirken “kötü” olarak nitelendirdiğimiz durumlar (ki bazen ayrılmak arada kalmaktan çok daha iyidir, veya o kişi ile hayatımızın birlikte geçireceği dönemi tamamlanmıştır) halinde kendimize hiç sormayı düşünmeyiz değil mi; “Ey Hayat! Ben bu durumdan ne öğrenmeliyim?”

Ben bu durumdan ne öğrenmeliyim sorusu oldukça zor bir sorudur. Bir kere sorulması yani kuruluşu dolayısı ile “ben” öznesini içerir. Ne yapmışızdır? “Kurban” tanımının hayatımızın hiçbir şartında geçerli olmadığını idrak etmişizdir bu soruyu sormaya cesaret edebildiysek… Kurban benimsemesi, kurban anlamı veya kurban olmaya bağlılığımız azaldıkça, işte “ben ne öğrenmeliyim?” geliverir karşımıza, olayları “ben” öznesinden görebilir konuma geçeriz.

“Ben” özne olduğunda zorluğun diğer bir aşaması başlar; öğrenebilmeye kabul vermek, yani hayatın her anının muhteşem bir ders olduğuna, aldığımız risklerin karşımıza çıkan insanların, fırsatların, durumların, bize ulaşan acı tatlı tüm kelimelerin, hayal edebildiğimiz düşleyebildiğimiz gerçekliklerin ve tüm bu değişkenlerin bize muhteşem bir ilham için ulaştıklarının kabulü… Bu kabul ile sorumuzun daha da zor olan kısmına geçmiş oluruz; evet öğrenmeyi kabul ediyorum peki ya dersim gerçekten nedir? Yani görebilmek yolculuğu, başımıza gelen her durum için iyi veya kötü sınıflandırması yapmadan ne öğrenmeliyim cevabını almak üzere cesaretle yola çıkabilmek…

Bu cesaret aslında bize çok önemsiz gördüğümüz bir ayrıntının, örneğin yoldan her gün simit aldığımız simitçi teyzenin “çok güzelsiniz” dediği bir sabah, hayatın güzelliklerini hatırlatacak bu cümleyi duyduğumuz bilinci ve dersinden çok daha öte bir gecede belki tüm mal varlığımızı yitiriverdiğimiz bir hayat yolculuğuna kadar her ayrıntı için ne öğrenmem ne anlamam gerekiyor ile yüzleşebilmek kabiliyetini getirir…

Bakın sevgili Shirley Maclaine muhteşem eseri Dışarıda Hiçbir Şey Var ile bunu nasıl açıklıyor;

“…Eğer ben çevremdeki “sahnelere” ilişkin görüş açımı değiştirirsem, senaryo da değişiyordu. Ben gözlemlemekte olduğum şeyi gözlemlediğim yeri değiştirirsem, onlarla ilgili genel görüşümü değiştirirsem, sahnelerinin kendilerinin de gerçeği değişiyordu. Kendimi ne denli tatsız bir durumun içinde bulursam bulayım, eğer durup kendime, “bunu ben ne için yarattım? Bu olaydan ben ne öğreniyorum?” diye sorduğumda, olayın bir trajedi değil, aydınlatıcı bir deneyim haline geldiğini gördüm.

Tabii, hırsızın biri Birinci Cadde’de, çantamı çalmak için bana saldırdığında bunu yapmak kolay değildi. Kurban rolü oynamayı sevmediğim için gösterdiğim ani ve şiddetli tepkiyi hatırlıyorum. İçgüdüsel olarak “rolümü” değiştirmiş ve Batı’nın kötü cadısı gibi çığlıklar atarak ben de ona saldırmıştım; sonunda soyguncu benim deliliğimle başa çıkamayacağını düşünmüş olmalı ki kaçarak uzaklaştı. Evet, senaryoyu değiştirmiştim.

O zaman her türlü olumsuzluğu, benim görüş noktamdan kaynaklanan değiştirebileceğim bir sorun olarak görmeye başladım. Kendimi, kendi yolumda bir karaktermişim gibi yakından incelemeye koyuldum. Her seferinde de kendime, “kendi hakkımda ne öğreniyorum?” diye soruyordum… Sonunda, başıma gelen şeyin sorumluluğunu kendim üstlendiğimde ve her şeyden önce, böyle bir durumu yaratmanın gücüne sahip çıkınca, o zaman ondan vazgeçebileceğimi gördüm. Suçlu olarak gördüğüm kişiyi suçlamaya devam etmek, kendi gücümden vazgeçmek demekti. Bir düzeyde, bu tatsızlığı kendime çeken, tartışmanın sancısına tümüyle katlanan, ve her şeyden daha çok da, bu olayın gerçekleştiği koşulları yaratan bendim – tüm bunları kendi hakkımda bir şeyler öğrenebilmek için yapıyordum.

Bu algılama değişikliğiyle deneyler yapmaya başlayınca, bu kez “olumlu yaklaşımlar ve davranışlar dünyası”nda yaşamaya başladım. Sanki sürekli yeni kır manzaralarına pencereler açıyordum.”

Bu yazımda benimle olan sevgili sen, hayatında hangi sorunları bir kurban olarak görmektesin? İhtiyacın olan zincirlerini kırmak mı zincirlere bürünmek mi? Kurban olmak kolay geliyorsa, zoru seçmeye yani “ben bu olaydan ne öğrenmekteyim?” diyebilmeye hazır mısın? Hayatının her anının asıl tezahür oluşturcusu sensin, kurban olduğun tüm durumlar için senin onayın alındı bile… Sen her başına gelenin “başrol” oyuncusu ve oluşturucususun, heyecanla öğrenmek üzere gerçekliğe bakmaya hazır mısın?

…Çünkü içinde bir yerde çok çok daha güçlü bir sen, dışarı çıkmayı bekliyor…

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam