Hayat yolunda hep hareket etmek gerek: Yürümeden, mucizeler ayağımıza takılamaz

Bir film izledim. He is not that into you! Harikaydı, küçük bir kız çocuğuna “köpek kakası gibi kokuyorsun” diyen erkek çocuğu ile başlıyor, kız ağlayarak annesine gidiyor ve olanı anlatıyor.
Anne de cevap veriyor;
Tatlım, aslında o senden hoşlanıyor o yüzden sana böyle kırıcı davranıyor!

Kahkahalarla izledim, çünkü gerçek bu! Hepimiz böyle büyüdük. Aslında olayların sandığımızdan farklı olduğu fikri ile. Sürekli sanrı içindeki bir zeminde!
İlişkilerimiz, işlerimiz, güçlerimiz hep aynı oynak zeminde, gerçek olmayan!
Canımız acımasın diye söylenmemiş gerçekler -yalanlar üzerine inşaa ettik algımızı.
Bu yüzden şiddet anlaşılabilir,
Saygı göreceli oldu.
Kabalık “aslında içinde iyi biri” ile sıvandı.
Bizimle ilgilenmeyen insanların en minik “insani” tavrını aşk diye kabul eder olduk.
Nezaketi flört sandık. Bağımsızlığı ucuzluk diye adlandırdık.
Gerçekleri görmemek için binbir bahane bulduk.
Çünkü, o sehpaya çarptığımızda sehpayı cezalandıran bir büyüğümüz vardı.
Suçlu hep başkaları, yanlış anlayan da hep bizdik.
Bu çocukça, basit bir algı oyunu.

Hayır seninle ilgilenmiyor çünkü seninle ilgilenseydi bir şey yapardı.
Herkes yeterince güçlü!
Hayır o işi alamadın, çünkü alsaydın bundan o anda haberin olurdu.
Hayır aslında başarılı değilsin, olsaydın şu anda bu soruyu sormazdın.
Evet o fırsatı kaybettin ve geri dönüşü yok.
Evet o insan zarafetten uzak ve değişmeyecek.
Hayır o sehpa suçlu değil, ona çarpan sensin.
Evet şu anda yaşadığın her şey senin sorumluluğunda ve değişmezsen, bunu yaşamaya devam edeceksin!

Bu kadar…
Basit ve kabul etmesi zor.
Evet yaşam sihirli ve mucizelerle dolu, ama sen yaptığın şeyi yapmaya devam ederek o mucizelere ulaşamayacaksın.
Bizler mucizeyi halihazırda sonuçlanmış durumları değiştiren bir sihirli değnek gibi görüyoruz.
Olan oluyor oysa. Çoktan olup bitiyor.
Kişisel tembelliklerimiz ve kabul etmeyişlerimiz bizi düşüncenin girdabına sıkıştırıyor. Zihinlerimiz hep dolu. Çünkü tutunduğumuz şeyden vazgeçmiyoruz.
Böyle dedi ama aslında bunu demek istedi…”
Herkes demek istediğini söylüyor. Biz de anlamak istediğimizi.
Beklenti halini, olaylara bakışımızdaki taraflı gözlükleri çıkarmadan gerçeği bilme ihtimalimiz yok.
Şimdi tam zamanı, gökyüzü yıkılıyor. Gezegenler bir ileri iki geri tutuluyor. Bütün evren, sayısız mektup gönderiyor.
Hadi bırak kızım, hadi bırak oğlum” diyor…
Bırak ki, ilerleyebilelim, büyüyebilelim.
Oysa hepimiz için yetişkin olmak, çocukluğu bırakmak çok zor. Sorumluluğumuzu almak… Ama başka çaremiz yok arkadaşlar.
Dürüstçe kendimize bakıp, önümüzdeki olaylara bakıp yol almalıyız. Giden gider, kalan kalır. Evet bazen çok zor. Ama en zor olanı, yaşadığın girdabın içinde debelenmeye devam etmek, hem de artık hiç halin kalmamışken…

Sen yürümezsen, mucizeler ayağına takılmayacak. Sen hareket etmezsen, kimse, hiçbir güç seni oradan çıkarmayacak.
Ancak sen yapacaksın.
Kendini kızgınlığında, korkunda, acizliğinde, güçsüzlüğünde, sanrılarında ne kadar daha hapsedeceksin?
Daha ne kadar o çukurda debeleneceksin?
Daha ne kadar süre o acıyı ciğerlerine çekeceksin?
Bırak artık kim suçlu, kim değil, bırak artık kim haklı…
Çünkü kimse haksız değil
Bu sonsuza giden bir yarış, bırak.
Bırakmak güçsüzlük değil, bırakmak oyundan çıkmak değil…
Yürü ne olursa olsun, yırtarak tüm sanrıları, kendini avutmaları, sızlanmaları.
Bir avazda doğur kendini.
Özgür ve bağımsız ama tamamıyla gerçek!
Gerçek ol.
Gözlerin gerçekten baksın.
Sevişirken gerçekten seviş, orada ol, kendin için…
Konuşurken gerçekten konuş yada sus… 
Gri de kalma arkadaşım, arafta yaşamaya bir son ver. Keskin olsun kılıcın.
Usta ol, neyi keseceğini bil, ne kadar keseceğini bil, yağmacı değil üstat ol.
Kendin gibi bir üstat, sana dair. Diğer örnekler gibi değil, şahsına münhasır ol.
Senden başka kimse yok, bu bencillik değil, bu benlik…
Arasındaki farkı anlıyorsun değil mi?
Beraat zamanın geldi mi?
Tüm kabak tadı veren hislerden, sürekli aynı hikayelerden, benzer korkulardan, aynada “Yine mi?” diye bakan yorgun gözlerinden, beraat zamanı geldi mi?

E hadi o zaman!
Gel de gidelim buralardan el ele…

İlginizi çekebilir: Bu bir yazı değil, kontrattır: Kendinizle ve yaşamla kontratınızın farkında mısınız?

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam