Ev ve iş arasında kaybolduk: Third Place’ler neden yeniden önem kazanıyor?

Bir yere ait hissetmek için her zaman orada yaşamak ya da çalışmak gerekmiyor. Yıllardır uğradığınız kahveci, haftada birkaç kez yürüdüğünüz park ya da çalışanlarını tanıdığınız simit salonu hayatınızın tanıdık parçalarından birine dönüşebiliyor. Üstelik çoğumuz bu yerlerin değerini ancak hayatımızdan çıktıktan sonra fark ediyor.

Bugün uzaktan ve hibrit çalışma modellerinin getirdiği rahatlık sayesinde pek çok ihtiyacımızı evden çıkmadan karşılayabiliyoruz. Mutfak alışverişini sadece birkaç dokunuşla yapıyor, yemeğimizi dakikalar içinde sipariş veriyor, hatta arkadaşlarımızla birlikte spor yapıyoruz. Kullandığımız uygulama ve araç sayısı arttıkça hayat pek çok açıdan kolaylaşıyor olsa da diğer taraftan artık dışarı çıkmamızı sağlayan nedenlerin sayısı da azalıyor. Bunun sonucunda günlerimiz büyük ölçüde dört duvar arasında ya da ev ve ofis etrafında şekillenebiliyor. Dolayısıyla tanıdıklarımızla randevulaşmak giderek daha zor hale gelebiliyor.

Sosyolojide bu alanları anlatmak için kullanılan “third place”, yani üçüncü mekan kavramının yeniden gündeme gelmesi biraz da bu modern alışkanlıklardan kaynaklanıyor. Kafelerden kütüphanelere, parklardan kuaförlere kadar uzanan bu yerler hem gün içinde vakit geçirdiğimiz hem de tanıdık yüzlerle karşılaştığımız alanlar olarak tanımlanıyor. Bireyselleşmenin daha sık konuşulduğu modern çağda, gündelik hayatın sıradan görünen bu tür ufak parçaları da düşündüğümüzden çok daha önemli olabiliyor.

Uzaktan çalışmanın yaygınlaşması, alışverişten eğlenceye pek çok deneyimin eve taşınması ve sosyal hayatın önemli bir bölümünün ekranlarda yaşanmasıyla bu alanların eksikliğini daha fazla hissetmeye başladık. Belki de bu yüzden kitap kulüplerinden koşu gruplarına, mahalle kafelerinden yeniden popülerleşen kütüphanelere kadar “bir yere ait olma” fikri tekrar gündemde.

Third place nedir?

“Third place”, yani “üçüncü mekan” sosyolog Ray Oldenburg tarafından 1980’lerin sonunda ortaya atılan bir kavram. Oldenburg’a göre evin özel alanı ve iş hayatının kurallı ortamı dışında kalan bazı mekanlar, insanların gündelik olarak bir araya gelmesini sağlayarak topluluk yaşamının önemli bir parçasını oluşturuyor. Ev birinci, iş veya okul ikinci mekansa; kafeler, kütüphaneler, parklar, kitapçılar, mahalle barları gibi ortak alanlar hayatımızdaki üçüncü mekanları oluşturuyor.

İyi bir üçüncü mekanın gösterişli olması da gerekmiyor. Hatta onu değerli kılan şey çoğu zaman tam tersinden kaynaklanıyor. Oraya gitmek için özel bir neden veya ayrıntılı bir plan gerekmediğinden bir yerden sonra bu üçüncü mekanlarda kendimizi evimizde gibi hissedebiliyoruz. Bu mekanların ortak noktasını ise yalnız kalmamıza izin vermeleri ama tamamen izole bir ortam sunmamaları oluşturuyor. Yani birileriyle sürekli sohbet etmek zorunda kalmadan kendimizi iyi ve rahat hissedebiliyor, fakat evdekinin aksine tamamen asosyal kalmıyoruz. Sadece bu bile paslanmaya yüz tutan iletişim becerilerimizi tekrar pekiştirmek için yeterli olabiliyor. Özetle, iyi bir üçüncü mekanı üçüncü yapan şıklık değil de tekrar tekrar gidilebilir ve rahatça oyalanılabilir olması.

Third place’lere neden ihtiyaç duyuyoruz?

Third place, yani üçüncü mekanların hayatımızda yer bulmasının esas sebebi modern yaşam. Çünkü gündelik hayat bizi fark etmeden ev ve iş arasında oldukça dar bir hatta bırakabiliyor. Özellikle uzaktan çalışan biri için bu iki alan bazen fiziksel olarak bile aynı yer haline geliyor. Sabah bilgisayarı açtığınız masa gün boyunca ofisiniz, birkaç saat sonra ise tekrar yemek yediğiniz veya dizi izlediğiniz yer olabiliyor. Diğer taraftan bizi dışarıya çıkmaya zorlayan şeylerin sayısı da giderek azalıyor. Son derece pratik olan online siparişler ve görüntülü konuşmalar, aslında bizi sosyal temaslardan uzaklaştırıyor.

Pandemi döneminde yapılan bir çalışma, üçüncü mekanların kapanmasının sosyal bağlantılardaki azalma ve mental sağlık sonuçlarındaki kötüleşmeyle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor ve dijital sosyalleşmenin yarattığı memnuniyetsizliği vurguluyor. Bu veri, internette kurulan ilişkilerin değersiz olduğu anlamına gelmese de sosyal bir varlık olan insanın her çağda yüz yüze temasa gereksinim duyacağını doğruluyor.

Oysa insanın bazen günlük yaşamdaki küçük karşılaşmalara fazlasıyla ihtiyacı oluyor. Sadece yakın arkadaşlarla temas etmek bir yerden sonra bakış açısını ve iletişimi daraltırken mahalledeki ufak karşılaşmalar bile zihni ve ruhu besleyebiliyor. 

Bir yeri kendi third place’inize nasıl dönüştürebilirsiniz?

Bir mekanın third place’e dönüşmesi için popüler, özel ya da çok sosyal olması gerekmiyor. Asıl mesele, oranın zaman içinde gündelik hayatınızın tanıdık bir parçasına dönüşmesi. Ev ve iş arasındaki rutinin dışına çıkmak ve kendinize ait bir üçüncü mekan yaratmak istiyorsanız seçim yaparken şu noktalara dikkat edebilirsiniz:

  • Evinize yakın ve düzenli gidebileceğiniz bir yeri tercih etmek, o mekanla bağ kurmayı kolaylaştırabilir.
  • Aynı kafe, park, kitapçı ya da kütüphaneye belli aralıklarla gitmek, zamanla çalışanları ve diğer müdavimleri tanımanızı sağlayabilir.
  • Her buluşmayı önceden planlamak yerine tek başınıza da rahatça vakit geçirebildiğiniz alanlara şans verebilirsiniz.
  • Sürekli para harcamayı gerektirmeyen kütüphane, park, sahil, kültür merkezi gibi kamusal alanlar özellikle iyi birer alternatif olabilir.
  • Kitap kulübü, koşu grubu, atölye ya da mahalle etkinliği gibi düzenli buluşmalar, aynı insanlarla tekrar karşılaşmanın daha doğal yollarından biri olabilir.

En önemlisi, mekanı yalnızca “gidilecek bir yer” olarak değil, rutininizde tekrar edecek küçük bir durak haline getirmek. Çünkü aidiyet çoğu zaman tek bir güçlü karşılaşmadan ziyade aynı yerde geçirilen sıradan anların birikmesinden doğuyor. Bazen sosyal hayatımızı yeniden kurmak için de yeni arkadaşlardan önce bu alanlara ihtiyacımız oluyor.

Kaynak: washingtonpost, vogue

İlginizi çekebilir: İşin geleceği, anneliğin geleceği: Evden çalışma düzeninde anneler

Uplifers
Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!