Duymak isteyenlere: Sevdiğinin sana selamı var

İçim sıkışık, kalbim kırık. “Neden?” diye sorma bilmem. Bir hüzündür ki geldi çöktü, sonsuz bir boşluk.
Sanki çölde yürüyen bir berduşum. Yürüyen ben miyim? O kısmı muamma…
Ben değilim yürüyen, yürüdüğünü düşleyenim.
Yürüyorumdur o zaman.
Önüme ne gelirse üzerinden geçen gidenim sanki, taş yok toprak yok, hiçbir şey var, belki de yok.
Gelenlerin bana ne getirdiklerine bakıyorum, karşımda “getirdiklerini saklamaya çalışan” hallerine. Sözlerini kendilerine ait sanırlar ya, ondan saklarlar.
Sözler onların değil, sevgilimin selamını saklarlar.
Bende de bir inat, illa ki alıcam o mesajı, gözleri yolda kalmış yarinden haber bekleyenin hasretli merakıyla.
İçimde garip bir hüzün var.
Baktığım şeylerin güzelliğine şaşırmıyorum ya da çirkinliklerine. Bir fikrim de yok açıkçası, açınca bayramlık ağzımı hani iki gürültü bir patırtı olsun diye, anlamsız onlarca kelime dökülüyor kırık dökük öylece eski bir kovanın dibinden dökülür gibi…
Konuştuğum da anladığını anlıyor, demesem de anlayacak olduğunu. Hem de o bir cümle bile olmamış kelimelerden, kendi duyup kendi dinliyor işte. Benlik bir şey yok!

O boşlukta durmak sıkıntılı biraz, alışık değilim öyle kalma haline. Alışmışım ben “yapıyormuşum gibi” içimdeki beygirlerle coşmaya.
“Benim” yaptığım bir şey yok ki…
Ben dediğim çok uzaklara taşındı. Burnumun dibine!
Kelimesi yok hissimin, her şey yeniden hazırlanıyor sanki.
Binaların yeri değişiyor, insanların içi…
Aynı insan ile başka bir evrenin balkonunda sanki aynı yerdeymişiz gibi sohbetler ediyoruz. Hem de hiç bilmediğimizi sandığımız bir dilde.
Yine de, söyleyeceklerini demiyor. Selamını söylemiyor.
Hala kendinin sanıyor, dünya değişmiş, hala kendini son bıraktığı evinde sanıyor.

Bir bilen lazım!

Ah o tutunmaklar, o sevgiliye, bu kokuya, şu işe… Ne bileyim ben?! Bunlara tutununca belki değişmez hiçbir şey. Olduğu gibi kalır!
Bu kadar mı severdim hayat dediğimi, içinde kör göze dönüp durduğumu?
Alışkanlıklarım, zorla kendimi alıştırdıklarım!
Özlerim diye mi korkum, gidiyor olduğum yerde karşılayan yalnızlık kostümünün bilinmezliği mi içimi buz gibi yapan?

Bir dağ keçisi gibi, incecik bir taşın üzerinde dört ayak durmak sanki marifet.
Oradan bakarken, tüm sevdiklerime gülümsemek, haklarını teslim etmek, teşekkür etmek…
Sağ olun!

Sevgiyi hiç anlamamışım meğer. Her yerden geleni görmemişim.
Meğer herkes kendi diliyle severmiş. Oysa ben, hep birinden hepsini istedim.
Biri sevgilinin sıcak kucağıymış, diğeri öpücüğü… Biri sırtımdaki eliymiş, diğeri kollayan gözleri. Hepsini tek bedene indirmek istemişim de, bütünü görmemişim.
Her yerden sağanak sağanak aşk yağarken, ince bedenimden zaar damlalar arasındaki boşlukta kuru kalmışım.
Hareket et ki senin de kafana damlasın sevdiğinin hikmeti.

Çok iyi yaptım sanırdım. Aferin bana!
Yaptığımı hiç görmemişim. Yaptığım bir şey yokmuş oysa, bedenimden uzananları sağa sola savurmaktan başka. Güzel demişim, güzel demişler. Hepsi bu.
Sadece başla diyene, “evet” demişim.
Aracı olmak nedir bildim.
Boyun eğen kimdir gördüm.
Direnen neymiş anladım.
Nefs neymiş tattım.
Bıraktım mı? Hayır bırakmadım… Ama gidecek o da usul usul, bana mı soracaklar..?

Omuz lazım insana, o bile bir nefs işte. Lazım diye bir şey varsa, olur zaten. Bak böyle konuşunca nasıl da indik bedene! Hiçbir şey lazım değil işte!
Öyle bekliyor gibiyim, bir telgrafla yola çıkacağım. Ne demişlerse gidip onu yapacağım.
Birine selam verip, öbürünün gözlerinin içine bakacağım.
Sevgilinin sana selamı var, az nefes al diyeceğim.

Bir ayna ardından kendime bakarken, onu ne kadar sevdiğimi göreceğim.

Kolaylıkla geçsin yolculuğu diye, önüne güzellikler serpeceğim. Bir düşüp bir kalksın da yine de “ah” demesin diye…
O ahlarsa, ben de ahlarım.
Sevmek böyle bir şey çünkü.
Canım yanar, güzelliğim kendinden bilirse. Oralarda selamımı iletirken, canından bir lokmayı kurban ederse…

Aynaya her baktığında ben de ona bakarım. Gözlerinin ta içinden. Bazen görür, bazen görmez ama bilir. İçi akar, kalbi yumuşar.
O kendine küserse, bana da küser. O zaman başka aynalar bulurum ona, birinin gözünün içine baksın da, hatırlasın kendini, güzelliğini…
O başkaları da benim ya! Olsun varsın, o daha anlamasın, günü gelir anlar.
Toprağın da ağacın da, Ayşe’nin de Mahmut’un da ben olduğumu. Onun da ben olduğumu. O zaman dünya şenlik olur işte!
Seni seven hep bendim! Bir öyle, bir böyle sevdim. 
Rüzgarla sevdim, ateşle sevdim, insanla sevdim, bebekle sevdim. Bazen acıdı için, ama o da bendim. Senin yerine ben acıdım da, bir kısmını sen hissettin.
Yoksa acıtmam canını.

Sen, ben mi var zaten!

Benim diye ayrılan, yine benim diye bana dönen sen deği lmisin?
Kelime aynı da kastın başka, ben bilirim. 
İçini bilirim, için dışın da yok ya, işte…

Sevgimin ispatı mı olurmuş. Başka bir şey varmış gibi, olanı sana nasıl ispat edeyim. Bak ki gör.
Gör canım gör.
Her yerde!
Tamam, sen gördüğünde gör. Ne zaman ki dersin gördüm, yine gelirim. Zaten bir yere de gittiğim yok. Gördüğün de benim, görmediğin de…
Görmediğin görüp de direndiğindir. Bırak gitsin… İzle bir keçi gibi. 
İncecik bir taşın üstünde 4 ayak bir sağa bak, bir sola bak. Sağ sol da kalmasın, taşta…

Sen sadece nefes al!

Nefes selamım olsun.

Birini görür de seversen söyle, sevdiğinin selamı var! Gözlerindeki ışık, içindeki sana bakan ışığımdır…

İlginizi çekebilir: Duygularınıza yol açın: Kendini ifade edemeyen herkes öfkelidir

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam