Dünyamız bize sesleniyor: Artık uyanma vakti

Dünyada milyonlarca insan var. Hepimizin düşünme ve kavrayış biçimi birbirimizden farklı. Öyle mi gerçekten? Kısmen evet. DNA’mız, farklı bağlantılar kurabilen zihinlerimiz, günlük hayatta beynimizin hangi bölümünü kullandığımız, nasıl kullandığımız, geçmiş yaşantılarımız, iyi anılarımız, kötü anılarımız, gelecekten beklentilerimiz, kendimizi seneler sonra nerede gördüğümüz, bizi içinde bulunduğumuz anı yönlendirmeye mahkum bırakıyor. Peki hepimiz rahat mıyız güneşli bir günde kahvemizi yudumlarken, bu ayın faturalarını ödeyeceğimizi düşünürken? Olmamalıyız.

Evrim sürecinde bugünlere kadar gelirken çok önemli nitelikler kazandık; düşünmek, iletişim kurmak, ticaret yapmak ve en önemlisi sevebilmek. Peki milyonlarca yıllık yolu, düşünüp, ticari çıkarlarımız için iletişim kurup insanları da sadece biz(c)e uygunsa sevmek için mi geldik? Hayır. Biraz zaman alsa da bunu öğreneceğiz. Neden mi? Öğrenmek zorunda kalacağız. Üzerinde yaşadığımız tek gezegen şu anda ölüyor ve buna biz sebep olduk, fiziksel ve mental olarak. Bir de bizim ruhumuz olmalıydı değil mi? Evet, işte onu hatırlamamızın zamanı geldi.

Kadim Hint takvimlerine göre şu sıralarda uyanış dönemindeyiz. O sebeple herkes aldığımız gıdadan, giydiklerimizden, kullandığımız kimyasallardan, çevre bilincinden, zihnimizi sakinleştirmek için yaptığımız uygulamalardan bahsediyor. Bulunduğumuz dönem içinden gelen sesi dinleme dönemi, ruhunun sesini.

Uyanış ve kaos birbiriyle iç içedir, çünkü uyanan insan bilinçli insan demek, hakkını arayan, şikayet etme özgürlüğünün farkında olan insan demek. Şu an tüm dünyada olan da bu. Modern dünyada hayatta kalmak için yapmamız gereken birtakım sosyal davranış biçimleri öğrendik büyüklerimizden: “Kimseye güvenme, önce kendini düşün, senin gibi olmayanı ayıpla, vur, kır, parçala, bu maçı kazan.” Şahsen benim içimdeki gittikçe yükselen ses hep şöyle dedi: “Başka yolu yok mu gerçekten?” Tek yolu apatik, duyarsız, ben odaklı, kariyer basamaklarını birilerinin üzerine basa basa çıkan, işine geldiği gibi davranan bir toplum olmak mı? Değil.

İnsanların dünyada varoluş amacının ne olduğunu düşünmeye, büyük resme bakmaya odaklanınca gördüğüm tek şey kolektif bilinç. Madem biz sırf bir dağın, taşın, toprağın, nehrin yanında olmak, şöyle bir temiz hava almak, tatil yapmak için saatlerce yol gidip hatırı sayılır paralar harcıyoruz, -üstelik o tatili hak etmek için birilerinin sana biçmiş olduğu maddeye karşılık gelecek biçimde, tümüyle kabulde, koskoca sene çalışıyoruz- neden bu yerlere siteler dikip doğayı katlediyoruz. Siteler dikmeye karşı değilim, ben de mimarım ve site dikerek para kazanıyorum. Doğa bizim isteklerimizi karşılıyor, biz neden onun isteklerini karşılamıyoruz? Konuşmuyor diye mi? Konuşuyor. Nehirler kuruyor, ağaçlar ölüyor, endemik bitkilerin ve hayvanların nesli tükeniyor. Doğanın konuşma biçimi bize göre biraz daha naif. Şikâyeti de bir o kadar yıkıcı.

Demem o ki, ekolojiye an itibarıyla önem vermeye başlamazsak çok geç olacak. Bu diktiğimiz siteleri doğaya zarar vermeyecek biçimde geri dönüşüm malzemelerinden yapıp, kendi ihtiyaçlarını karşılayan yaşama alanları yapmak aslında hem daha az maliyetli hem daha az zahmetli. Bu konuda fanatik olmamaya çalışıyorum, fakat ben bunu her gün düşünüyorum. Akşam yemeği için gideceğimiz restoranın puanına bakmaya daha az vakit ayırıp düşünüyorum. Çünkü herkes düşünmeye başlamazsa o restoranda istediğimiz her şeyi yiyemeyeceğiz.

Bu hayatımda en sevdiğim insan şöyle der: “Farklılıklarımız aslında zenginliklerimiz.” O kadar doğru ki, tek başımıza düşündüğümüzde durum çok çaresiz görünebilir, “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünebilirsiniz. Kolektif bilinç burada devreye giriyor, biz hepimiz bir bütünüz, dünyaya sevmeye ve sevilmeye geldik ve konuşmasak da zaten iletişim halindeyiz, birbirimize gönderdiğimiz titreşimler, enerjiler mevcut (bunu başka bir yazımda daha detaylı anlatacağım). Tek başınıza düşünmek zorunda değilsiniz, hepimizin zihninde bir cevher yatıyor. Artık bu cevheri uyandırıp, sahip olduğumuz tek şey için kullanma vakti: Üzerinde yaşadığımız gezegen.

Aldığımız kıyafetler, kredi ödeyerek sahip olduğumuz evler, sevgililerimiz, arkadaşlarımız, hiçbiri ama hiçbiri bize ait değil, bir doğal felaketin vuku bulması, kuraklık, küresel ısınmanın geri dönülmez boyutlara ulaşması ile sahip olduğumuz her şeyi kaybedebiliriz. Buraya kadar karamsar şeylerden bahsettiğim için affınıza sığınıyorum, fakat artık gerçekçi olmamız gereken bir yerdeyiz. Artık uyanma zamanı.

Maddeye olan bağımlılığımızı azaltıp, ruhumuzu beslemeye başlamamız ve aslında dünyaya neden geldiğimizi hatırlamamız gereken bir uyanış dönemindeyiz. Her ne kadar bu bilinç seviyesini kazanmak zaman alsada , oraya varınca evde gibi hissedeceğiz.

İlginizi çekebilir: Hayatı kaçırmamak için: Akışta olmanın mucizesi

Gizem Demirci
Ben Gizem Demirci, Hemşirelik okulunu bitirip çalıştıktan sonra sanata olan yakınlığım vesilesiyle, Mimar olmak üzere Türkiye’de başlayıp, İspanya’da devam edecek olan eğitimimi başarıyla tamamladım. ... Devam