Bu hafta bagajlarınızı boşaltın: Ruhunuz size sizi anlatsın

Günlerdir bilgisayarın başına oturup ne yazacağımı düşünüyorum. Ne yazabilirim? Ne anlatabilirim? İçimde dolaşan hangi pürüzü, hangi ışıltıyı, açıkçası hangi sivrileni tasvir edebilirim?

İçim duru bir su gibi, içim çamurlu ve durgun bir su gibi.

Bildiğim hiçbir şeyin anlamı yok burada, hiçbir şeye hizmet etmiyor bildiklerim…

Açıklamaya çalışan aklım, tanımlamaya çalışan halim… Yorgunluktan bayıldı sanki bir köşede. Nihayet!

Belki de hep bunu bekliyorduk, yorgunluktan düşüp bayılmasını, sorgulayan tüm cümlelerin, anlam arayışındaki tüm hücrelerin bir gün gelip bezmesini, sokaklarda sarhoş olmuş evsizler gibi, üstü başı hırpalanmış bir şekilde kaldırım köşesinde, bedenimdeki bir ter bezinin tam ucunda… en kısa zamanda dışarı atılmak üzere bekleyen; halsiz ve güçsüz.

Onun yerine güçlenen başka şeyler var, sorgulamadan öylece bakan haller mesela.

Kim ne demiş, dışarıdan nasıl algılanmış, aslında öyle değil de böyle demek istemişmiş. Çok mu korkuyormuş, istemiyor muymuş, nedenmiş, kimdenmiş, o mu demiş?! Çok mu acımış, çok mu yalnız kalmış, ondan mı biraz daha korkak veya saldırganmış?

Bilmem.

“Beyin sürekli mama istiyor” diyorlar ya, hatta bu yüzden türemiş çeşitli meditasyon yöntemleri var. Muhallebiyi veriyorsun kaşık kaşık beyine, o sırada sen gezmeye çıkıyorsun. 2 yaş sendromundaki  her şeye ağlayan çocuğun önüne iPad’i koyup, iki dakika nefes almak hali bahsettiğim. Hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Peki neden ağlıyor bu çocuk? Hiç susmadan ağlıyor ve neden? Bazen öyle sessiz ağlıyor ki, “Oh sesi az çıkıyor” diye yok sayıyoruz mızırtısını. Ancak kendini yırtarcasına bağırmaya başlayınca, koşturuyoruz oradan oraya, çareler aramaya.

Peki ya çok mutlu olduğumuzda? Ses yok, seda yok! Sanki her şey yavruağzı gökyüzünün ışıltılı güneşi altında, şarkılar söylüyor sonsuzluğa. Ve bir süre sonra, gökyüzünü bulutlar kaplamaya başlayınca, başlıyor bizim çığırtkan, gözlerinden dolu dolu yaşlar akıtıp, pancar gibi kızarana kadar ağlamaya.

Belki de sadece biraz dinlemeli ve dinlenmeliyiz. Zihnen dinlenmek,bedensel olarak dinlenmek. Yani çok uyuduğun için suçluluk hissetmemekten bahsediyorum. Yemek saati geldi ve aç değilsin. Acıkabilirsin ihtimaline yorduğun hücrelerden bahsediyorum. Yarın yapacakların, üç gün önce olanlar, hala bedeninde taşıdıklarından bahsediyorum.

-Bana böyle demişti, ve ben de…?

Kafanda konuşturduğun insanlardan, türettiğin “sen”lerden bahsediyorum. Aktif olduğunu düşünmek ve düşündürmek için, “kendime zaman ayırıyorum bak” diye o tek boş gününü, o sinema, bu kuaför, şu arkadaşlarla toplaşma programları arasında koşuşturarak geçirmenden. Tatil diye gittiğin yerlerde, oradan oraya koşmaktan harap olan hallerinden, hiç dinlemediğin bedeninden, belki de hiç duymadığın acılardan ve mutluluklardan…

Dinlemek ne demek sizce?

Dinlenmek ne demek diye düşündünüz mü hiç? Kelime kökü “dinle”. Neyi dinleyeceğiz peki?

Bedenimizi, zihnimizi, belki içeride ağlamaya devam eden çocuğu. Sakince ve sabırla, şefkat ve yargısızlıkla. Anlamaya çalışmak, iyileştirmek için bir şeyler yapmak değil, dinlemek, sadece dinlemek! O kadar zor ki bir yandan, hep dışa dönük aktiviteler için yetiştirildik bizler. İyi konuşmak, iyi anlatmak, iyi ifade etmek için.

İyi dinlemek, iyi anlamak? Her şeyimiz dışarı doğru gelişti, her kasımız! Kendinize karşı çok dürüst olun şimdi, dinlemek konusunda ne kadar başarılısınız? Biri konuşurken, konuşmasının bir an önce bitmesini bekleyip kendi cümlelerini hazırlayanlardan mısınız? Biri konuşurken, filmin sonunu tahmin edip, geri kalanında içinizden su faturasının kaç para geldiğini hesaplayanlardan mı? Ya da biri konuşurken, o hiç ilgilenmediğiniz konuyu dinler gibi yapanlardan mı?

Daha da örnekleyebilirim. Ama dinlemek hepimiz için zor bir eylem. Sadece, yargılamadan, anlamaya çalışmadan, olduğu saf haliyle, ham haliyle, bütünüyle orada olup dinlemek… Bunu karşımızda en sevdiklerimize yapamayan bizler, kendimize ne kadar yapıyoruz? Kendimizi ne kadar dinliyoruz?

Ağrıyan bacağımızı, artık zorlanan midemizi, sıkıştırdığımız alnımızı, düşünüp durduğumuz onlarca konudan sonra bunalmış zihnimizi… canımızın istediğini, kalbimizin öğütlediğini, ne kadar?

Biraz dinleyelim.

Ben an itibarıyla öyle yapıyorum. Dinliyorum. Dinledikçe, daha da derinlerden sesler duyuyorum, onları dinliyorum. Bilmediğim o kadar çok ağrım çıktı ki bedenimde, taşımaya alışmışım. Kim bilir ne kadar zamandır öylece taşıyorum, boş yere gitmiş onca enerjim. Zaten orada duran hallerimi bile taşıyormuşum. Düşünsenize gözlerinizi, taşınmaya gerek olmadıkları halde taşıdığınızı. Böyle bir şey işte. Havayı taşımak gibi. Zaten olduğu yerde duranı orada tutmaya çalışmak…

Ağlayan çocuğu dinliyorum, aslında çok basit, sadece yorulmuş. Dinlenince geçecek. Onu da taşımaya gerek yok. Ağlamasına izin verin yeter, susuyor, o da ağlamaktan yorulmuş zira. Duyurunca sesini, o da susuyor. Don kişotluk! Yel değirmenlerine karşı savaşçılık bizimkisi. Bıraktıkça göreceğiz neleri neleri taşıdığımızı.

Bu hafta bagaj boşaltma haftası olsun, her gün bir saat sessizlikte kalın mesela, telefonsuz, televizyonsuz, kitapsız, insansız… Konuşmadan, öylece durun. Durdukça anlatacaktır beden yavaş yavaş kendini, azıcık dinleyin çokça dinlenin.

İzin verin ruhunuz, size sizi anlatsın. Ne güzel gözlerinizin olduğunu, havayı koklayan burnunuzu, olmaya çalışan halinizin ne gönül doldurucu olduğunu, hata diye bir şeyin olmadığını, ne yaparsanız yapın ne kadar kıymetli, kutsal olduğunuzu…

Şefkatle dolun,

Sevgiler.

Ufak bir not: Bunları yazarken arkada çalan şarkıyı paylaşmadan edemeyeceğim, umarım siz de seversiniz! ivo dimchev / raise

Sorularınız, yaklaşan çalışma ve kamplar için @esrauyman ve @magicalchildoftheworld adreslerini takip edip, bana ulaşabilirsiniz

İlginizi çekebilir: Anda olmanın sırrı: Yavaşlamak

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam