Boynunuza “başkalarının” taktığı ağır kolyeyi çıkarın: Yol, cesaret edenindir

Nasıl incinmeye, bu derece inciten davranışa “sessiz” kaldım? Nasıl elimi kolumu kendime toplaya toplaya, kendime ne oturacak ne yaşayacak yer bırakmadım, nasıl yaşamda yersiz yurtsuz kaldım?
Nasıl, “adam” olanların haksız ama yüksek sesli ithamlarına, sessizliğimle onay verdim. Aşağılanmayı, yok sayılmayı, mobbing’i nasıl “fark etmedim?”
Başkaları, “kendine bunu yapma” deyince, doğru olarak gösterdikleri davranışı nasıl “çok uçlarda” olarak görüp, kendi kabuğuma geri saklandım…
Kendi alanıma sahip çıkmayı, kendime zarar vermemeyi nasıl “bencillik”, “acımasızlık” sandım!?

Her şey, olan biteni içime atmakla başladı, hani annem bana hak etmediğim bir şey yüzünden bağırdığında “ses çıkarmadığım”, babam sonsuzcasına tekrar ettiğim sorularımı “duymazdan” geldiğinde… Kardeşimle yaşadığım itiş kakışların sonucunda içimden geldiği gibi çığlık atmadığımda! Belki de, ilkokul öğretmenimin “gerizekalı” altyazılı bakışları karşısında, utanç ile gözlerimi gözlerinden çekip yere dikmeye başladığım günde!

Her şeye izin verdiğim gün, herkesin üzerimde hakimiyet sağlamasına, bana değersiz davranmasına, itip kakmasına “evet” dediğim gün hangisi bilmiyorum, ama bunlardan biri ya da hepsi olması çok muhtemel…
Hala, hiç bilmeden, kendi fikrimin, hissimin “değersiz” olduğuna inancımın bana verdiği sonsuz yetkiye dayanarak, tüm terbiyesizliklere “evet” diyorum.
Hem şimdi, bunun sorumlusu ne ailem, ne ilkokul öğretmenim, ne de eski kocam…
Hepsi benim sorumluluğumda artık, hala ses çıkarmıyorsam, hala o bakışlardaki “altyazıları” okuyup cevap vermiyorsam, kocaman bir “EVET” diyorum.
Evet, o gerizekalı da, o değersiz de, o yetersiz de benim!

Bu hikaye benim hikayem! Sahiplenince ne kadar da keskin oluyor değil mi bıçağımızın ucu.. Simdi sen koy kendi ismini başa, ve öylece tekrar oku. Kendinin değersiz hissetmesine nasıl izin verdin? Her şeye ve herkese nasıl “evet” dedin?

Onlarca, binlerce kez.. Biz anlayıncaya, gerçekten olan bitenin yanlış olduğunu, buna bir dur dememiz gerektiğini anlayıncaya kadar yaşadığımız şey “yüzsüzlük”.
Yine aynı kapıyı, başka bir kılıkta fakat aynı niyette aşındırma halimiz. İçerideki inancımızı tekrar tekrar onaylatmak isteğimiz…
-Değersizim değil mi?
-Evet, öylesin!
-Teşekkür ederim, şimdi rahatladım!
Evet, bu da konfor alanın işte. Rahatlarsın, gerçekten!!

Ama bir gün farkına vardığında, içinde sessizce biriktirdiklerinin senin boynuna dizilmiş ağır taşlar kolyesi olduğunu, her içine atışında, duygunu ifade etmeyişinde, bir ağır taş daha eklediğini boynundaki kolyeye ve böylece gitgide eğilen boynun ile… Olur olmaz herkese ve her şeye biat ettiğini..!

Yere dikilmiş gözlerini tam karşına dikip, içine attıklarını taşımaktan eğrilmiş boynunu doğrultursun ve sakince, net, yalın bir şekilde “hayır” dersin. Telaşsız…
O an yolculuğunun sana ait kısmı başlar.
Sevgi dilenmediğin, af beklemediğin, kim ve ne olduğunu bildiğin, bilmekten öğrenmekten çekinmediğin…

Her gün aşındırdığın kapıları aşındırmazsın artık, sakince yürür gidersin.
Rüzgar eser, kuşları duyarsın. İçinin sesleri, gözünün kör eden bulutları dağılır. Yaşam ile arandaki perde bir kat daha incelir ve daha çok var olursun!

Yol, cesaret edenin, vazgeçmeyenin mabedidir.

Şefkatin eksik olmasın!

İlginizi çekebilir: Yol arkadaşıma notlar: Bu, kendine izin verme yolculuğu

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam