Annelik: Bitmeyen sorular, susmayan vicdan ve hiç dinlenmeyen bir zihin
Annelik biraz da gece başını yastığa koyduğunda çok kısa bir süre sonra kalkacağını bilmene rağmen uyumak yerine tüm günün muhasebesini tutmak değil mi? İyi yedi mi, protein aldı mı, güzel uyudu mu, ilaçlarını verdim mi, yeteri kadar oyun oynadık mı, çok mu bağırdım, şarj kablosunu ısırma dedim diye küstü mü, kitap okuduk mu, dışarıda zaman geçirdi mi, mutlu muydu, huzursuz muydu, uykuya kolay geçti mi, kaç kere kalktı, ateşi var mıydı, bir dahaki doktor kontrolü ne zamandı, yarın kahvaltıya ne yapsam, buzlukta hazır bir şeyler var mı akşam için, havalar da soğuyacak yakında kışlıklar hazır mı… Daha uzar da uzar. Hiç abartmıyorum uykusuzluktan bayılacak gibi olsam bile gözümü kapatıp da uykuya geçemiyorum, beynim sürekli yeni yeni sorular üretiyor, vicdanım susmuyor, kalbim durulmuyor. Annelik çok başka iş arkadaşlar. Kıyas kabul eden bir şey değil, hani neye benzetsem, nasıl anlatsam bilmiyorum. Gerçekten sadece yaşayarak anlaşılıyormuş.
Sen uyusan bile anneliğin uyumuyor. Bedenin yatağın içinde, gözlerin belki kapalı ama zihnin hala nöbette. En ufak bir seste kulakların dikiliyor, üstünü açtı mı diye kontrol ediyorsun, nefesi nasıl diye bakıyorsun, ateşini hissetmeye çalışıyorsun. Gece kaç kere uyandığını sayarken bir yandan da yarın yine böyle olur mu diye düşünüyorsun.
Ve bütün bunların arasında kendini de kaybediyorsun biraz. Gün içinde ne yediğini, en son ne zaman doğru düzgün duş aldığını, ne zaman yalnız başına kahve içtiğini, en son ne zaman hiçbir şey düşünmeden oturduğunu hatırlamıyorsun. Bir bakıyorsun gün bitmiş, sen hala pijamalarınlasın. Ev dağınık, mutfakta bulaşık var, çamaşırlar makinede bekliyor ve sen sadece beş dakika kimsenin senden bir şey istememesini istiyorsun. Ama sonra bundan dolayı bile suçluluk duyuyorsun. Çünkü çok seviyorsun. Öyle böyle değil.

Ve galiba anneliğin en yorucu tarafı da tam burada başlıyor. İnsan bu kadar sevdiği birini korumak, iyi etmek, mutlu etmek isterken kendine karşı ne kadar acımasızlaşabildiğini fark etmiyor. Bazen “Bugün iyi bir anne oldum mu?” diye düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ki belki de iyi anneliği, her şeyi kusursuz yapmak zannediyorum. Oysa belki iyi anne olmak; bazen sabrının tükendiğini bilmek, bazen sesini yükselttiğin için üzülmek, bazen hiçbir şeye yetişememek ve yine de ertesi sabah kalkıp o minik elleri tutmak demek. Çünkü annelik kusursuz olmak değilmiş. Her gün yeniden denemekmiş.
Bazen çok güzel, bazen çok zor, bazen kahkahalarla, bazen gözyaşlarıyla… Ama hep bir şekilde devam etmekmiş. Ve galiba ben de bunu yeni yeni öğreniyorum. Kızımı büyütürken bir yandan kendimi de yeniden büyütüyorum. Onunla birlikte sabrı, sevgiyi, korkuyu, yetememeyi ve yeniden başlamayı öğreniyorum. Annelik gerçekten çok başka iş arkadaşlar.
Ve sanırım en güzeli de şu: Bunca yorgunluğun, uykusuzluğun, dağınıklığın ve “Yarın ne yapacağız?” düşüncesinin arasında bir yerlerde, sana bakan küçücük ışıl ışıl bir çift göz oluyor.
Sen de bütün günün muhasebesini yapmayı bırakıp ona bakıyorsun. “İyi ki” diyorsun. Ve bütün hesap bir anda kapanıyor.
Ve yazmak, her duyguya, her içinden çıkılamayan duruma çok iyi geliyor.
İlginizi çekebilir: Anneliği bu kadar romantize etmek, gerçekleri konuşmamak için mi?