Akım geçer, salkım susar; tadı kalır

Bir üzüm salkımına hiç uzun uzun baktın mı? Taneler aynı dala tutunur, aynı kökten beslenir, aynı güneşi ve yağmuru paylaşır. Bütün görünür, biraz daha yaklaştığımızda fark ederiz ki; hiçbir üzüm diğerinin aynısı değil. Kimi iri, kimi küçük; kimi daha tatlı, kimi daha ekşi…

Birliktelikleri onları aynı yapmaz. Sosyal medya da bana bazen böyle bir üzüm salkımını hatırlatıyor.

Bir akım başlıyor. Bir kişi söylüyor, binlercesi tekrar ediyor. Aynı müzikler, aynı cümleler, aynı hareketler, aynı görüntüler… Hepimiz aynı dalın üzerinde yan yana duran tanelere dönüşüyoruz.

Bunun çok insani bir tarafı var. Hepimiz ait olmak, görülmek ve kabul edilmek istiyoruz. Bir akıma katıldığımızda yalnızca bir içerik üretmiyor, görünmez bir topluluğa da dahil oluyoruz. Bir topluluğun parçası olmak için kendimizden vazgeçmemiz gerekmiyor. Bir trendi kullanabilir, içine kendi hikayemizi koyabiliriz. Aynı müziği seçebilir, ama ona kendi duygumuzu katabiliriz. 

Herkesin konuştuğu bir konuya, kendi deneyimimiz ve kendi kelimelerimizle yaklaşabiliriz. Dijital dünyada görünür olmak kolay. Asıl mesele, kendine ait bir iz bırakabilmek.

Belki sosyal medyada zaman zaman kendimize şunu sormalıyız:

“Bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa herkes yaptığı için mi?”

“Ben burada kendimi mi ifade ediyorum, kendimi mi gösteriyorum?”

Bir üzüm tanesinin farklı olması için salkımdan kopması gerekmez. Salkımdan kopmadan kendin olabilmek; işte bütün mesele tam olarak bu.

Kalabalığın içinde olmak; kalabalığa dönüşmemek. Bağ kurmak; kendini kaybetmemek.

Eşlik etmek; kendi ritmini unutmamak. Akımlar gelir, yayılır ve geçer. Müzikler değişir, cümleler unutulur, görüntüler yerini yenilerine bırakır.

İnsanın kendine kattığı anlam, kendi sesi ve başkasının kalbinde bıraktığı duygu kalır. Taneler sessizce yan yana durur. Akım geçer. Salkım susar. Tadı kalır. Bıraktığın bu tadı sirkeye mi şaraba mı dönüştüyorsun bir bak. 

Belki de önemli olan, akıma kapılmadan salkımın içinde kendi tadımızı koruyabilmektir. 

Ve belki hayatın bize sorduğu en güzel soru şu: “Kalabalığın içinde ne kadar kendin kalabiliyorsun?”

İlginizi çekebilir: Yüksek sesli bir sessizlik

Özlem Güller Ünal
1979 İstanbul doğumluyum. 2000 yılından beri iletişim sektöründe medya ve iletişim danışmanı olarak çalışıyorum. An'ı önemseyen, meraklı bir yaşam sevdalısıyım. Gözlem yapmayı, araştırmayı, öğrenmeyi ... Devam