X

Adaletin Her Zaman Kazanmadığını Gösteren 10 Film

Adaletin sonunda mutlaka yerini bulacağına inanmak isteriz. Suçlular cezalandırılır, masumlar kurtulur, gerçek ortaya çıkar ve hayat bir şekilde hesabı kapatır. Sinema da yıllarca bize bu duyguyu verdi. Fakat gerçek hayat her zaman böyle işlemez.

Bazen gerçeği bilmek hiçbir şeyi değiştirmez. Bazen hukuk güçlü olanın yanında durur, toplum masumu suçlu ilan eder, para vicdanın önüne geçer ve suçun bedelini onu işleyen değil, ona karşı koymaya çalışan insanlar öder. En rahatsız edici olan ise bütün bunların ardından hayatın hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmesidir.

Bu listedeki filmler tam olarak o karanlık noktaya bakıyor. İran’dan Güney Kore’ye, Rusya’dan Danimarka’ya uzanan bu 10 film; adaletin yalnızca haklı olmakla kazanılmadığını, bazı düzenlerde gerçeğin bile yenilebildiğini anlatıyor.

İşte bittikten sonra insana “Peki ya adalet hiç gelmezse?” sorusunu bırakan 10 unutulmaz film.

1. Incendies (İçimdeki Yangın) – 2010

Yönetmen: Denis Villeneuve
Ülke: Kanada
Tür: Dram, Savaş, Gizem
Süre: 2 saat 11 dakika
Oyuncular: Lubna Azabal, Mélissa Désormeaux-Poulin, Maxim Gaudette, Rémy Girard
IMDb: 8,3/10

Denis Villeneuve’ün Incendies filmi, adaletin her zaman kazanmadığını anlatmaktan çok daha ileri gider: Bazı yaraların karşısında adaletin artık yeterli olup olmadığını sorgular.

Annelerinin ölümünün ardından Jeanne ve Simon adlı ikiz kardeşlere iki mektup bırakılır. Mektuplardan biri öldüğünü sandıkları babalarına, diğeri ise varlığından bile haberdar olmadıkları kardeşlerine ulaştırılmalıdır. Jeanne bu vasiyeti yerine getirmek için annesinin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkar. Ancak araştırdığı her isim, her kasaba ve her tanıklık onu giderek daha karanlık bir gerçekle karşı karşıya bırakır.

Adalet Bazen Çok Geç Kalır

Incendies‘in en güçlü tarafı, dünyayı kolayca suçlular ve masumlar olarak ikiye ayırmamasıdır. Savaşın içine doğmuş insanların hayatlarında hukuk neredeyse yoktur; onun yerini intikam, aidiyet, nefret ve hayatta kalma içgüdüsü almıştır.

Nawal’ın yaşadıkları ilerledikçe insanın aklına rahatsız edici bir soru gelir: Bir insanın hayatından onlarca yıl çalındıktan sonra suçlunun bulunması gerçekten adalet midir?

Çünkü bazı şeyler geri getirilemez. Kaybedilen insanlar, yaşanmayan yıllar ve insanın içinde taşıdığı travma herhangi bir mahkeme kararıyla ortadan kalkmaz.

Filmdeki Unsur Adaletle İlişkisi
Savaş Hukukun ortadan kalkması
Kimlik Suçlu ile mağdur arasındaki sınırın bulanıklaşması
Geçmiş Yıllar sonra bile kapanmayan hesaplar
İntikam Adaletin yerini alan şiddet
Hakikat Kurtarmaktan çok yaralayan gerçek

Asıl Darbe Finalde Geliyor

Filmin büyük bölümünde bir aile sırrını çözmeye çalıştığımızı düşünürüz. Oysa parçalar birleşmeye başladığında hikâyenin çok daha korkunç bir yere gittiği anlaşılır.

Villeneuve burada seyirciyi yalnızca şaşırtmak istemez. Filmin meşhur finali, geriye dönüp izlediğiniz hemen her sahnenin anlamını değiştirir. Bir anda kimin kurban, kimin suçlu, kimin cezalandırılması gereken kişi olduğu soruları birbirine karışır.

Ve belki de Incendies‘in en ağır düşüncesi burada ortaya çıkar:

Gerçeğin ortaya çıkması, adaletin gerçekleştiği anlamına gelmez.

Neden İzlenmeli?

Çünkü Incendies, adaletsizliği basit bir “iyi-kötü” çatışması üzerinden anlatmıyor. Savaşın ve nefretin nesiller boyunca nasıl aktarıldığını, geçmişte işlenen bir suçun yıllar sonra bile tamamen masum insanların hayatını nasıl belirleyebildiğini gösteriyor.

Film bittiğinde rahatlamıyorsunuz. Suç çözülmüş, gerçek öğrenilmiş ve taşlar yerine oturmuş olsa bile içinizde tamamlanmamış bir şey kalıyor.

Belki de filmin anlatmak istediği tam olarak bu:

Bazı hikâyelerde gerçek ortaya çıkar. Ama adalet yine de gelmez.

2. The Hunt (Jagten) – 2012

Yönetmen: Thomas Vinterberg
Ülke: Danimarka
Tür: Dram, Psikolojik
Süre: 1 saat 55 dakika
Oyuncular: Mads Mikkelsen, Thomas Bo Larsen, Annika Wedderkopp, Lasse Fogelstrøm
IMDb: 8,3/10

Bir insanın hayatını mahvetmek için ne gerekir? Büyük bir suç, güçlü deliller, tanıklar?

The Hunt çok daha korkutucu bir cevap veriyor: Bazen yalnızca insanların inanmak istediği bir şüphe yeterlidir.

Lucas, küçük bir kasabada yaşayan ve anaokulunda çalışan sakin bir adamdır. Hayatını yeniden düzene sokmaya çalışırken küçük bir çocuğun söylediği birkaç söz, kısa sürede korkunç bir suçlamaya dönüşür. Ortada kesin bir kanıt yoktur. Fakat söylenti yayıldıkça Lucas artık kasabanın gözünde kendisini savunan bir insan değil, suçunu gizlemeye çalışan bir canavardır.

Masumiyet Her Zaman Yetmez

Filmin en rahatsız edici tarafı burada ortaya çıkar. Lucas’ın karşısında yalnızca birkaç kişi yoktur. Arkadaşları, komşuları ve yıllardır tanıdığı insanlar yavaş yavaş aynı kanaatin etrafında birleşir.

Bir noktadan sonra gerçek ikinci plana düşer.

Çünkü toplum kararını çoktan vermiştir.

Filmdeki Unsur Adaletle İlişkisi
Söylenti Kanıtın önüne geçer
Toplum Kendi mahkemesini kurar
Önyargı Masumiyet ihtimalini yok eder
Korku İnsanların sorgulamasını engeller
İtibar Bir kez kaybolduğunda geri gelmez

Lucas kendisini savundukça durum daha da ağırlaşır. Çünkü The Hunt çok acı bir gerçeği gösterir: Bazı suçlamalarda masumiyetinizi kanıtlamanız, suçluluğunuzu kanıtlamaktan bile daha zor olabilir.

Mahkeme Biter, Yargılama Bitmez

Filmin asıl meselesi hukuki süreçten çok daha büyüktür. Bir insan resmî olarak suçsuz bulunabilir. Deliller yetersiz olabilir. Gerçek zamanla anlaşılabilir.

Peki insanların zihnindeki şüphe ne olacak?

Thomas Vinterberg tam da burada adalet kavramının sınırlarını gösteriyor. Hukuk size hayatınızı geri verebilir mi? Kaybettiğiniz dostlukları, insanların size bakışını veya bir zamanlar kendinizi güvende hissettiğiniz sokakları eski haline getirebilir mi?

Filmin unutulmaz finali bu soruya son derece sert bir cevap verir.

Neden İzlenmeli?

Mads Mikkelsen’in olağanüstü performansı tek başına filmi izlemek için yeterli. Fakat The Hunt‘ı gerçekten unutulmaz yapan şey, seyirciyi kolay bir ahlaki rahatlamaya bırakmaması.

Burada klasik anlamda bir kötü adam yoktur. İnsanlar korkuyor, birbirlerine inanıyor ve doğru olanı yaptıklarını düşünüyorlar.

Belki de filmi bu kadar ürkütücü yapan tam olarak budur.

Çünkü The Hunt bize adaletin yalnızca mahkemelerde kaybedilmediğini gösterir.

Bazen bir insan beraat eder; ama toplum onu asla serbest bırakmaz.

3. A Separation (Bir Ayrılık) – 2011

Yönetmen: Asghar Farhadi
Ülke: İran
Tür: Dram
Süre: 2 saat 3 dakika
Oyuncular: Leila Hatami, Peyman Moaadi, Sareh Bayat, Shahab Hosseini
IMDb: 8,3/10

Bazı filmlerde suçlu bellidir. Bazılarında ise herkes biraz haklı, biraz haksızdır. A Separation ikinci gruba ait ve tam da bu yüzden adalet üzerine yapılmış en güçlü filmlerden biridir.

Nader ve Simin boşanmanın eşiğinde olan bir çifttir. Simin ülkeden ayrılmak isterken Nader, Alzheimer hastası babasını geride bırakmayı kabul etmez. Ayrılık sürecinde Nader, babasına bakması için Razieh adlı bir kadını işe alır. Ancak yaşanan beklenmedik bir olay, iki aileyi mahkeme salonuna kadar uzanan giderek karmaşıklaşan bir çatışmanın içine sürükler.

Başlangıçta basit görünen anlaşmazlık büyüdükçe tek bir soru önem kazanır:

Gerçekte kim suçlu?

Herkes Kendi Gerçeğini Anlatıyor

Farhadi seyirciye kolay bir cevap vermez. Karakterlerden birinin tarafını tuttuğunuzu düşündüğünüz anda öğrendiğiniz küçük bir ayrıntı bütün fikrinizi değiştirebilir.

Çünkü burada insanlar yalnızca yalan söylemez. Gerçeğin kendilerine zarar verecek kısımlarını saklarlar.

Karşı Karşıya Gelenler Çatışma
Nader – Simin Aile ve gelecek
Nader – Razieh Suç ve sorumluluk
İki aile Sınıfsal farklılık
Hukuk – gerçek Kanıtlanabilen ve yaşanan
Vicdan – çıkar Doğruyu söylemenin bedeli

Mahkeme gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır. Fakat insanların yaşadığı gerçeklik birkaç ifade ve kanıtla çözülebilecek kadar basit değildir.

Haklı Olmak Adalet İçin Yeterli mi?

A Separation‘ı özel yapan nokta tam olarak burada ortaya çıkar. Filmde adalet sistemini temsil eden insanlar mutlaka kötü veya yozlaşmış değildir. Sorun daha derindedir.

Hukuk, yalnızca kanıtlayabildiği gerçekle ilgilenebilir. Hayat ise bundan çok daha karmaşıktır.

Ekonomik eşitsizlik, dini inançlar, aile sorumlulukları, korkular ve küçük yalanlar birbirine karıştığında adaletin terazisi giderek bulanıklaşır.

Bir karakterin verdiği yanlış karar diğerinin hayatını etkiler; onun verdiği karar da başka birinin hayatını değiştirir. Sonunda suçun başladığı noktayı bulmak bile zorlaşır.

Neden İzlenmeli?

A Separation, büyük olaylara veya şaşırtıcı numaralara ihtiyaç duymadan insanı sürekli ahlaki kararlar vermeye zorlayan filmlerden.

Bir sahnede Nader’e kızabilirsiniz. Birkaç dakika sonra onu anlayabilirsiniz. Razieh’i haklı bulabilirsiniz; ardından öğrendiğiniz bir ayrıntı sizi yeniden düşünmeye zorlayabilir.

Ve film sonunda size rahatlatıcı bir cevap sunmaz.

Çünkü Farhadi’nin dünyasında hayat, mahkeme salonlarındaki gibi suçlu ve masum diye ikiye ayrılamaz.

Bazen herkesin kendince haklı olduğu bir hikâyede bile birileri ağır bir bedel öder.

Adaletin en büyük çıkmazı da belki budur: Gerçek her zaman tek bir kişiye ait değildir.

4. Leviathan – 2014

Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
Ülke: Rusya
Tür: Dram
Süre: 2 saat 20 dakika
Oyuncular: Aleksey Serebryakov, Elena Lyadova, Vladimir Vdovichenkov, Roman Madyanov
IMDb: 7,6/10

Bir insan haklıysa ve hukuk da onun haklı olduğunu gösterebilecekse, neden kaybetsin?

Leviathan bu soruya son derece karanlık bir cevap veriyor: Çünkü bazen karşınızdaki kişi değil, düzenin kendisidir.

Kolya, Rusya’nın kuzeyinde deniz kıyısındaki küçük bir kasabada ailesiyle yaşayan sıradan bir adamdır. Evi ve arazisi, bölgenin güçlü belediye başkanı Vadim’in ilgisini çeker. Belediye, kamulaştırma yoluyla Kolya’nın mülkünü elinden almak ister.

Kolya ise teslim olmak yerine mücadele etmeyi seçer.

Elinde belgeler vardır. Avukat arkadaşı ona yardım etmektedir. Haksızlığa uğradığından emindir.

Fakat kısa süre içinde önemli olanın kimin haklı olduğu değil, kimin güçlü olduğu anlaşılır.

Kanun Var, Adalet Yok

Leviathan‘ın en çarpıcı taraflarından biri, adaletsizliğin gizlice yapılmamasıdır.

Mahkemeler çalışır. Kararlar okunur. Evraklar hazırlanır. Polis görevini yapar. Devlet kurumları işlemeye devam eder.

Dışarıdan bakıldığında her şey yasaldır.

Fakat sonuç baştan bellidir.

Güç Kolya’nın Karşısındaki Etkisi
Belediye Mülkünü elinden alabilir
Mahkeme Haksızlığı resmîleştirebilir
Polis Gücün uygulayıcısına dönüşebilir
Siyaset Sistemi korur
Din Yaşananlara ahlaki meşruiyet sağlayabilir

Zvyagintsev’in söylediği şey bu nedenle çok ağırdır:

Bir kararın yasal olması, onun adil olduğu anlamına gelmez.

Bir İnsanın Sistem Karşısındaki Çaresizliği

Kolya mücadele ettikçe yalnızca davasını kaybetmez. Hayatının diğer parçaları da yavaş yavaş dağılmaya başlar.

Evi, ailesi, arkadaşlıkları ve kendisine duyduğu güven aynı mekanizmanın içinde ezilir.

Filmin adı da buradan gelir. “Leviathan”, karşısında sıradan insanın neredeyse hiçbir gücünün bulunmadığı devasa bir yapıyı temsil eder.

Kolya bir belediye başkanıyla savaştığını düşünür.

Aslında karşısında çok daha büyük bir şey vardır.

Adaletsizlik Bazen Tamamen Yasaldır

Filmin en vurucu düşüncesi budur.

Biz genellikle adaletsizliği kanunların çiğnenmesiyle ilişkilendiririz. Leviathan ise bunun tersini gösterir: Kanunlar ve kurumlar da adaletsizliğin aracı haline gelebilir.

İşte o zaman mücadele etmek çok daha zordur.

Çünkü sizi ezen kişi artık yalnızca güçlü bir adam değildir. Arkasında mahkeme, polis, siyaset ve kurumlar vardır.

Ve siz hâlâ tek bir insansınızdır.

Neden İzlenmeli?

Leviathan, bu listenin başlığına en güçlü şekilde oturan filmlerden biri.

Çünkü seyirci olarak sürekli Kolya’nın bir çıkış yolu bulmasını beklersiniz. Bir belge, bir tanık, bir hukuki hamle veya beklenmedik bir gelişme…

Sinema bize genellikle sonunda böyle bir kurtuluş geleceğini öğretmiştir.

Zvyagintsev ise bunu vermiyor.

Çünkü Leviathan başka bir ihtimali anlatıyor:

Bazen haklı olursunuz. Mücadele edersiniz. Gerçek ortadadır. Ve yine de kaybedersiniz.

5. Memories of Murder (Cinayet Günlüğü) – 2003

Yönetmen: Bong Joon-ho
Ülke: Güney Kore
Tür: Suç, Dram, Gizem
Süre: 2 saat 12 dakika
Oyuncular: Song Kang-ho, Kim Sang-kyung, Kim Roi-ha, Park Hae-il
IMDb: 8,1/10

Bir suç işlendiğinde geride deliller kalır. Polis araştırır, suçlu bulunur ve adalet yerini bulur.

En azından suç filmlerinin bize öğrettiği düzen budur.

Memories of Murder ise çok daha rahatsız edici bir ihtimalin peşinden gider:

Ya suçlu bulunamazsa?

1980’lerin sonunda Güney Kore’nin küçük bir bölgesinde kadınlar art arda öldürülmeye başlanır. Yerel polis daha önce karşılaşmadığı ölçekte bir seri cinayet vakasıyla karşı karşıyadır. Dedektif Park Doo-man ve ekibi suçluyu bulmaya çalışırken soruşturma giderek büyür.

Fakat polis teşkilatının elindeki yöntemler yetersizdir. Deliller kaybolur, yanlış şüphelilerin peşine düşülür ve zaman geçtikçe soruşturmayla birlikte insanların da kontrolü kaybolmaya başlar.

Bir Suçluyu Bulmak İsterken Adaleti Kaybetmek

Filmin en güçlü taraflarından biri polisleri kahramanlaştırmamasıdır.

Dedektifler gerçeği bulmak isterler. Fakat baskı arttıkça yöntemleri değişir. Şüphelilere kötü davranılır, itiraf almaya çalışılır ve gerçeğin yerini giderek “bir suçlu bulma ihtiyacı” almaya başlar.

Soruşturmadaki Sorun Sonucu
Yetersiz adli imkânlar Deliller değerlendirilemez
Kamuoyu baskısı Hızlı sonuç aranır
Yanlış şüpheliler Masum insanlar zarar görür
Polis şiddeti Gerçek daha da bulanıklaşır
Zaman Suçlunun avantajına dönüşür

Bong Joon-ho burada çok önemli bir ayrım yapar:

Birini cezalandırmak ile gerçek suçluyu cezalandırmak aynı şey değildir.

Gerçek Ortada Bir Yerde Ama Ulaşılamıyor

Film ilerledikçe seyirci de dedektiflerle aynı çaresizliğin içine çekilir.

Bir şüpheli çıkar.

Deliller onu işaret ediyor gibi görünür.

Sonra başka bir ayrıntı bütün teoriyi bozar.

Yeni bir isim ortaya çıkar.

Yine umutlanırsınız.

Ama hiçbir şey kesinleşmez.

Klasik polisiye filmlerinde bütün bu parçaların sonunda birleşmesini bekleriz. Memories of Murder tam olarak bu beklentiyle oynar. Çünkü gerçek hayatta bütün gizemlerin sonunda çözüleceğine dair verilmiş bir söz yoktur.

O Son Bakış…

Filmin finali, sinema tarihinin en sade ama en etkileyici kapanışlarından biridir.

Bong Joon-ho büyük bir açıklama yapmak yerine kamerayı bir insanın yüzünde tutar. Yıllarca peşinden koşulan gerçek hâlâ bir yerlerde olabilir.

Belki suçlu sıradan bir hayat yaşamıştır.

Belki insanların arasına karışmıştır.

Belki de hiçbir zaman yaptıklarının bedelini ödememiştir.

İşte filmin adalet fikrine vurduğu en ağır darbe burada gelir:

Bir suçun işlenmiş olması, mutlaka bir gün cezalandırılacağı anlamına gelmez.

Neden İzlenmeli?

Memories of Murder yalnızca mükemmel bir seri katil filmi değildir. Polisiye, kara mizah, toplumsal eleştiri ve insan dramını olağanüstü biçimde bir araya getirir.

Fakat onu bu liste için özel yapan, seyirciye alıştığı tatmini vermemesidir.

Bir suç vardır.

Kurbanlar vardır.

Onları seven insanlar vardır.

Gerçeği bulmak isteyen insanlar da vardır.

Ama bunların hiçbiri adaletin gerçekleşeceğinin garantisi değildir.

Çünkü bazen suç çözülmez, suçlu cezalandırılmaz ve geriye yalnızca yıllarca taşınacak bir soru kalır: Kim yaptı?

6. The Secret in Their Eyes (El Secreto de Sus Ojos) – 2009

Yönetmen: Juan José Campanella
Ülke: Arjantin
Tür: Suç, Dram, Gizem
Süre: 2 saat 9 dakika
Oyuncular: Ricardo Darín, Soledad Villamil, Guillermo Francella, Pablo Rago
IMDb: 8,2/10

Bir cinayet çözüldüğünde hikâyenin bittiğini düşünürüz.

Katil bulunur, mahkemeye çıkarılır, cezasını çeker ve en azından geride kalanlar için adaletin gerçekleştiğine inanılır.

The Secret in Their Eyes ise çok daha acı bir soru soruyor:

Ya katili bulmak bile hiçbir şeyi değiştirmezse?

Emekli mahkeme görevlisi Benjamín Espósito, yıllar önce üzerinde çalıştığı bir cinayet dosyasını romanlaştırmaya karar verir. Genç bir kadın vahşice öldürülmüş, geride ise hayatının merkezini kaybetmiş bir eş bırakmıştır.

Espósito geçmişe döndükçe yalnızca eski bir cinayeti değil, kendi hayatında kapanmamış hesapları da yeniden açmaya başlar.

Suçlu Bulunabilir, Adalet Yine de Kaybedilebilir

Soruşturma ilerlediğinde katilin kimliği giderek belirginleşir. Normal bir polisiye film tam bu noktada seyirciyi rahatlatacak sona doğru ilerlerdi.

Campanella ise hikâyeyi burada asıl meselesine taşır.

Çünkü suçlunun bulunması yeterli değildir.

Siyasetin, devlet içindeki ilişkilerin ve dönemin karanlık atmosferinin devreye girmesiyle hukuk, gerçeği bilmesine rağmen onu koruyamaz.

Filmdeki Unsur Adalet Üzerindeki Etkisi
Cinayet Yıllarca kapanmayan bir yara bırakır
Siyaset Hukukun önüne geçer
Güç Suçluyu koruyabilir
Zaman Acıyı ortadan kaldırmaz
İntikam Adaletin bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışır

Filmin en sarsıcı düşüncelerinden biri tam olarak budur:

Bazen sistem suçlunun kim olduğunu bilir ve yine de onu cezalandırmaz.

Peki Hukuk Yapmazsa Kim Yapacak?

The Secret in Their Eyes ilerledikçe adalet ile intikam arasındaki çizgi giderek silikleşir.

Bir insan sevdiği kişinin katilinin serbestçe yaşamaya devam ettiğini görürse ne yapmalıdır?

Kabullenmeli midir?

Unutmalı mıdır?

Yoksa kendi adaletini mi yaratmalıdır?

Film bu soruya kolay bir cevap vermiyor. Çünkü kişisel adalet dediğimiz şey, çok hızlı biçimde başka bir karanlığa dönüşebilir.

Ve yıllar sonra ortaya çıkan gerçek, filmin bütün anlamını değiştiren ürpertici bir tablo yaratır.

“Müebbet” Ne Kadar Uzundur?

Filmin unutulmaz taraflarından biri, suç ve ceza kavramını yalnızca mahkeme kararları üzerinden değerlendirmemesidir.

Bir insanın hayatından sevdiği kişiyi aldığınızda ona nasıl bir ceza vermek gerçekten yeterlidir?

Beş yıl?

Yirmi yıl?

Müebbet?

Hiçbiri kaybedilen hayatı geri getirmez.

Bu nedenle filmde adalet gerçekleşse bile ortada hâlâ büyük bir eksiklik vardır.

Neden İzlenmeli?

The Secret in Their Eyes, polisiye gibi başlayıp aşk, hafıza, siyaset, saplantı ve adalet üzerine olağanüstü bir hikâyeye dönüşüyor.

Üstelik filmin sonlarına doğru öğrendiğimiz gerçek, “adalet yerini buldu” demeyi neredeyse imkânsız hale getiriyor.

Çünkü ortada artık iki seçenek vardır:

Cezasız kalan bir suç mu daha korkunçtur, yoksa insanların kendi adaletlerini yaratmak zorunda kaldığı bir dünya mı?

Film bittiğinde bu sorunun kolay bir cevabı kalmıyor.

7. Paths of Glory (Zafer Yolları) – 1957

Yönetmen: Stanley Kubrick
Ülke: ABD
Tür: Savaş, Dram
Süre: 1 saat 28 dakika
Oyuncular: Kirk Douglas, Ralph Meeker, Adolphe Menjou, George Macready
IMDb: 8,4/10

Bir mahkeme kurulmuş olabilir. Savunma yapılabilir. Tanıklar dinlenebilir. Hâkimler yerlerini alabilir.

Ama karar daha dava başlamadan verilmişse bütün bunların ne anlamı vardır?

Stanley Kubrick’in Paths of Glory filmi, adaletin nasıl tamamen biçimsel bir gösteriye dönüşebileceğini anlatan sinema tarihinin en güçlü yapımlarından biridir.

I. Dünya Savaşı sırasında Fransız askerlerine neredeyse imkânsız bir saldırı emri verilir. Operasyon başarısız olduğunda üst düzey komutanlar kendi hatalarının bedelini ödemek yerine askerleri suçlamayı tercih eder. Birlik içerisinden üç asker seçilir ve korkaklık suçlamasıyla askeri mahkemeye çıkarılır.

Onları savunmak ise Albay Dax’a düşer.

Suçlu Aranmıyor, Suçlu Seçiliyor

Filmin merkezindeki adaletsizlik tam olarak budur.

Mahkemenin amacı gerçeği ortaya çıkarmak değildir. Ordunun başarısızlığını açıklayabilmek için birkaç kişinin cezalandırılması gerekmektedir.

Ve üç asker, neredeyse rastgele biçimde bunun bedelini ödemek üzere seçilir.

Görünen Gerçekte Olan
Askerî mahkeme Sonucu önceden belirlenmiş bir yargılama
Korkaklık suçlaması Başarısızlığın askerlerin üzerine atılması
Savunma hakkı Büyük ölçüde formalite
Komuta düzeni Gücün kendisini koruması
Ceza Başkalarının hatasının bedeli

Kubrick burada savaşın yalnızca cephede öldürmediğini gösterir.

Bazen insanı öldüren şey düşman değil, kendi tarafındaki insanların çıkarlarıdır.

Dax Haklıdır Ama Bunun Bir Önemi Yoktur

Kirk Douglas’ın canlandırdığı Albay Dax, askerlerin suçsuz olduğunu bilir.

Onları savunur.

Mantıklı gerekçeler sunar.

Yargılamanın saçmalığını ortaya koyar.

Fakat Paths of Glory tam burada bu listenin başlığıyla kusursuz biçimde birleşir:

Haklı olmak, kazanacağınız anlamına gelmez.

Çünkü Dax yalnızca hukuki bir davayla mücadele etmemektedir. Karşısında rütbelerini, kariyerlerini ve itibarlarını korumak isteyen güçlü insanlar vardır.

Gerçeğin onların çıkarlarına karşı hiçbir ağırlığı yoktur.

Adaletin En Korkunç Hali

Buradaki adaletsizlik gizlenmez.

Her şey resmî prosedürler içerisinde gerçekleşir.

Mahkeme vardır.

Savunma vardır.

Karar vardır.

Ceza vardır.

Eksik olan tek şey adalettir.

Bu nedenle film, yalnızca savaş karşıtı bir yapım değildir. Aynı zamanda kurumların kendi varlıklarını korumak için bireyleri nasıl feda edebileceğine dair son derece sert bir eleştiridir.

Neden İzlenmeli?

Paths of Glory 1957 yapımı olmasına rağmen neredeyse hiç eskimemiş bir film.

Kubrick yalnızca 88 dakikada savaşın anlamsızlığını, iktidarın kibirini ve sıradan insanların büyük sistemler karşısındaki çaresizliğini anlatmayı başarıyor.

Üstelik bunu büyük savaş sahnelerinden çok, insanların aldığı kararlarla yapıyor.

Film bittiğinde insanın zihninde savaşın kendisinden bile daha rahatsız edici bir düşünce kalıyor:

Bazen mahkemeye çıkarılmanız adaletin başlayacağı anlamına gelmez. Bazen mahkeme, yapılacak adaletsizliğe yalnızca resmiyet kazandırır.

8. The Trial of Joan of Arc (Procès de Jeanne d’Arc) – 1962

Yönetmen: Robert Bresson
Ülke: Fransa
Tür: Dram, Tarih
Süre: 1 saat 5 dakika
Oyuncular: Florence Delay, Jean-Claude Fourneau, Roger Honorat, Marc Jacquier
IMDb: 7,4/10

Bir mahkeme gerçeği öğrenmek için değil, zaten verilmiş bir kararı haklı göstermek için kurulmuşsa orada adaletten söz edilebilir mi?

Robert Bresson’un son derece sade ama sarsıcı filmi The Trial of Joan of Arc, Jeanne d’Arc’ın 1431’deki yargılanma sürecine odaklanıyor. Film savaş meydanlarını, büyük kahramanlıkları ya da gösterişli tarih sahnelerini anlatmak yerine neredeyse tamamen sorguların ve mahkemenin içine kapanıyor.

Ve tam da bu yüzden etkileyici.

Karşımızda bir tarafta genç bir kadın, diğer tarafta ise onu susturmak için hukukun bütün araçlarını kullanabilecek güçlü bir kurum vardır.

Karar Baştan Verilmişse Savunmanın Anlamı Nedir?

Jeanne sorgulanır. İnancı, gördüğünü söylediği vahiyler, erkek kıyafetleri giymesi ve davranışları üzerinden sürekli köşeye sıkıştırılmaya çalışılır.

Fakat soruların amacı gerçeği anlamak değildir.

Amaç, onu mahkûm edebilecek cevabı bulmaktır.

Mahkemede Görünen Gerçekte Olan
Sorgulama İtiraf elde etme çabası
Dinî yargılama Politik hesaplaşma
Savunma Son derece sınırlı bir imkân
Kanıt arayışı Suç oluşturma çabası
Hüküm Önceden beklenen sonuç

Bresson bunu dramatik müzikler ve büyük konuşmalarla anlatmaz. Tam tersine her şeyi soğuk, mesafeli ve neredeyse mekanik biçimde gösterir.

Bu tercih mahkemeyi daha da korkutucu hale getirir.

Çünkü yaşanan adaletsizlik olağanüstü görünmez.

Bir bürokrasi gibi işler.

Hukuk Her Zaman Adalet Demek Değildir

Filmin bu liste açısından asıl gücü burada ortaya çıkıyor.

Bir insanı ortadan kaldırmak isteyen iktidarın mutlaka hukuku yok etmesi gerekmez.

Bazen hukuku kullanması yeterlidir.

Kurallar uygulanabilir, tutanaklar tutulabilir, sorgular gerçekleştirilebilir ve sonunda resmî bir karar açıklanabilir.

Fakat bütün prosedürlerin eksiksiz uygulanması, ortaya çıkan sonucu otomatik olarak adil yapmaz.

Jeanne’ın trajedisi de budur.

Karşısında tek bir kötü insan yoktur. Onu mahkûm etmeye hazırlanmış bir mekanizma vardır.

Adalet Görüntüsü Altındaki Adaletsizlik

Bresson seyircinin Jeanne’a acıması için özel bir çaba göstermez. Kamera çoğu zaman yalnızca yüzleri, elleri, kapıları ve küçük hareketleri takip eder.

Fakat bu sadelik filmin etkisini azaltmak yerine büyütür.

Çünkü yavaş yavaş şunu fark ederiz:

Burada gerçekleşen şey bir yargılama değildir.

Bir kararın uygulanmasıdır.

Mahkeme yalnızca o karara meşru bir görüntü kazandırmaktadır.

Neden İzlenmeli?

The Trial of Joan of Arc, listedeki en eski ve en minimalist filmlerden biri olabilir; fakat adalet üzerine söylediği şey son derece günceldir.

Bresson bize kötü işleyen bir hukuk sistemini göstermiyor.

Daha ürkütücü bir şeyi gösteriyor:

Gayet düzenli çalışan fakat yanlış bir amaca hizmet eden bir hukuk sistemini.

Çünkü bazen adaletin karşısındaki en büyük tehlike kanunsuzluk değildir.

Bazen adaletsizlik, kanunların arasından geçerek gelir.

9. Dogville – 2003

Yönetmen: Lars von Trier
Ülke: Danimarka ve Avrupa ortak yapımı
Tür: Dram
Süre: 2 saat 58 dakika
Oyuncular: Nicole Kidman, Paul Bettany, Lauren Bacall, Stellan Skarsgård, James Caan
IMDb: 8,0/10

Bir toplumun gerçekten iyi olup olmadığını anlamak için insanlara güç vermek yeterli olabilir.

Lars von Trier’in Dogville filmi tam olarak bunu yapıyor.

Grace adındaki genç bir kadın, peşindeki gangsterlerden kaçarak Amerika’nın küçük ve dış dünyadan kopuk Dogville kasabasına sığınır. Kasaba halkı başlangıçta ona yardım etmeye isteksizdir. Grace’in burada kalabilmesi için kendisini kanıtlaması gerektiğine karar verirler.

Grace çalışmaya başlar. İnsanların işlerine yardım eder, çocuklara bakar ve kasabanın bir parçası olmaya uğraşır.

Fakat zaman geçtikçe insanların Grace’e bakışı değişir.

Çünkü artık onun kendilerine muhtaç olduğunu anlamışlardır.

Güç Dengesi Değiştiğinde İnsanlar da Değişiyor

Dogville‘deki adaletsizlik bir mahkemeden, devletten veya büyük bir kurumdan gelmez.

Sıradan insanlardan gelir.

Başlangıçta Grace’e yardım ettiklerini düşünen kasaba halkı, kısa süre sonra bunun karşılığını istemeye başlar. Talepler giderek büyür. Grace’in çalışması gereken süre artar. İnsanların ona davranışları sertleşir.

Ve bir noktadan sonra yardım ile sömürü arasındaki sınır tamamen ortadan kalkar.

Başlangıçta Zamanla
Yardım Borca dönüşür
Misafirlik Bağımlılığa dönüşür
Çalışmak Sömürüye dönüşür
Hoşgörü Üstünlük duygusuna dönüşür
Topluluk Kendi kurallarını koyan bir güce dönüşür

Kasaba halkının davranışlarını daha da rahatsız edici yapan şey ise kendilerini kötü insanlar olarak görmemeleridir.

Her yaptıklarına bir gerekçe bulurlar.

Adaletsizlik İçin Kötü İnsanlar Gerekmeyebilir

Filmin en güçlü düşüncelerinden biri budur.

Dogville sakinleri başlangıçta canavar değildir. Sıradan hayatları olan sıradan insanlardır.

Fakat karşılarında kendilerine bağımlı, kaçacak yeri olmayan ve karşı koymakta zorlanan bir insan bulunduğunda ahlaki sınırları yavaş yavaş değişmeye başlar.

Dün yanlış gördükleri davranış bugün kabul edilebilir hale gelir.

Bugün kabul ettikleri şey ise yarın daha büyük bir kötülüğün kapısını açar.

Von Trier böylece çok rahatsız edici bir soru sorar:

İnsan gerçekten iyi olduğu için mi iyidir, yoksa kötülük yapabilecek gücü olmadığı için mi?

Peki Grace Ne Yapmalı?

Grace uzun süre insanların davranışlarını anlamaya çalışır.

Onları affeder.

Şartlarının zor olduğunu düşünür.

Yaptıkları kötülüklerin arkasında korkularını ve zayıflıklarını görmeye çalışır.

Fakat filmin sonlarına doğru mesele tamamen değişir.

Artık soru yalnızca Dogville halkının Grace’e yaptıklarının adaletsiz olup olmadığı değildir.

Yeni soru şudur:

Her şeyi affetmek gerçekten merhamet midir?

İşte filmin unutulmaz finali adalet, intikam ve merhamet arasındaki bütün sınırları altüst eder.

Neden İzlenmeli?

Dogville, alışılmış bir film gibi görünmez. Kasaba neredeyse tamamen boş bir sahne üzerinde kurulmuştur. Evlerin duvarları bile yoktur; sınırlar yere çizilmiş çizgilerle gösterilir.

İlk dakikalarda tuhaf gelen bu tercih zamanla filmin en büyük gücüne dönüşür.

Çünkü ortada saklanacak hiçbir şey kalmaz.

İnsanları bütün çıplaklığıyla izlersiniz.

Ve yaklaşık üç saatin sonunda Dogville yalnızca Grace’in uğradığı haksızlığı değil, çok daha büyük bir problemi düşündürür:

Adalet ortadan kalktığında insanlar yalnızca mağdur olmaz; bazen kendileri de adaletsizliğin bir parçasına dönüşür.

10. There Will Be Blood (Kan Dökülecek) – 2007

Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Ülke: ABD
Tür: Dram
Süre: 2 saat 38 dakika
Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Paul Dano, Dillon Freasier, Ciarán Hinds
IMDb: 8,2/10

Bazı insanlar kötülüklerinin bedelini ödemez.

Hatta daha rahatsız edici olanı şudur: Bazen yaptıkları kötülükler sayesinde daha da güçlenirler.

Paul Thomas Anderson’ın There Will Be Blood filmi, adaletsizliği bir mahkeme salonunda veya cinayet soruşturmasında aramıyor. Bunun yerine para, sermaye ve iktidarın bir insanı nasıl dönüştürdüğüne bakıyor.

Daniel Plainview, 20. yüzyılın başlarında petrol arayan son derece hırslı bir girişimcidir. Küçük kuyulardan başlayarak giderek büyür, toprak satın alır ve büyük bir servetin sahibi olur.

Fakat Daniel’ın yükselişinin arkasında yalnızca çalışkanlık yoktur.

Manipülasyon, yalan, sömürü ve insanlara karşı giderek büyüyen bir nefret vardır.

Para Büyüdükçe Vicdan Küçülüyor

Daniel Plainview klasik anlamda bir kötü adam değildir.

Kimseye hesap vermek istemeyen, kazanmayı hayatının merkezine koymuş bir adamdır. İnsanlarla kurduğu ilişkilerde bile sürekli bir güç mücadelesi vardır.

Onun için önemli olan yalnızca zengin olmak değildir.

Başkalarının kaybettiğini görmek de ister.

Daniel’ın Dünyası Sonucu
Petrol Servet
Toprak Güç
Rekabet Düşmanlık
Aile Çıkarla sınanan bağlar
Para Ahlaki sınırların aşınması

Film ilerledikçe Daniel daha fazla kazanır.

Fakat kazandığı her şey onu insanlardan biraz daha uzaklaştırır.

Normal bir hikâyede bunun ardından düşüşünü bekleriz.

Paul Thomas Anderson ise seyirciye bu rahatlığı kolayca vermez.

Kötülüğün Mutlaka Bir Bedeli Var mı?

Sinema bize belirli bir ahlaki düzen öğretmiştir.

Kibirli insan sonunda kaybeder.

Suçlu yakalanır.

Haksız kazanç elden gider.

Kötülük yapan kişi yaptıklarının bedelini öder.

There Will Be Blood ise bu beklentiyi rahatsız edici biçimde bozar.

Daniel’ın yaptıkları onu toplumun dışına itmek yerine büyük ölçüde zenginleştirir ve güçlendirir.

İşte filmin bu listeyle bağlantısı tam olarak burada ortaya çıkar.

Gerçek dünyada ekonomik başarı ile ahlaki doğruluk arasında zorunlu bir ilişki yoktur.

Bir insan kötü davranabilir ve yine de kazanabilir.

Kazanmak ile Haklı Olmak Aynı Şey Değildir

Daniel ile genç vaiz Eli Sunday arasındaki mücadele filmin bu düşüncesini daha da derinleştirir.

İkisinin kullandığı araçlar farklı görünür.

Birinin elinde para vardır.

Diğerinin elinde inanç ve toplum üzerindeki etkisi.

Fakat ikisi de güç istemektedir.

Bu nedenle film sonunda kimin “iyi” olduğunu belirlemek giderek anlamsızlaşır.

Asıl mesele kimin daha güçlü olduğudur.

Ve gücün olduğu yerde adalet kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Neden İzlenmeli?

Daniel Day-Lewis’in Oscar kazandığı performansı, tek başına sinema tarihinin en unutulmaz oyunculuklarından biri kabul edilir. Paul Thomas Anderson’ın yönetimi ve Jonny Greenwood’un huzursuz edici müzikleriyle film, Amerikan kapitalizminin karanlık bir portresine dönüşür.

Fakat There Will Be Blood‘ı bu listenin finali için değerli yapan başka bir şey var.

Önceki filmlerde mahkemelerin, devletlerin, savaşların ve toplumların adaleti nasıl yok edebildiğini gördük.

Burada ise çok daha basit bir gerçekle karşılaşıyoruz:

Hayatın kendisi insanlara ahlaki bir sonuç vaat etmez.

İyi insanlar her zaman kazanmaz.

Kötü insanlar her zaman kaybetmez.

Ve bazen insanın kabul etmekte en çok zorlandığı gerçek tam olarak budur:

Adalet, hayatın otomatik olarak çalışan bir kuralı değildir.

Uplifers: Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!
İlgili Makale