Yoga eğitmeni olmak: Bir pozu öğretmekten çok daha fazlası

Yoga eğitmeni olmak çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar basit bir yolculuk değil.

Birçok insan yoga eğitmenliğini, güzel bir pratik yapabilmek, zor pozlara girebilmek ve bu pozları başkalarına gösterebilmek olarak algılıyor. Oysa yıllardır yoga pratiğinin ve öğreticiliğinin içinde olan biri olarak şunu söyleyebilirim: Yoga eğitmenliği, bir pozu ne kadar iyi yaptığınızdan çok, o pozun içinde başka bir insana ne kadar alan açabildiğinizle ilgili.

Çünkü öğretmek, bildiğini aktarmaktan daha fazlasıdır.

Bir yoga dersinde karşınızda aynı bedene, aynı geçmişe, aynı ihtiyaçlara sahip insanlar oturmaz. Herkes pratiğe kendi hikâyesiyle gelir. Birinin bedeni o gün güçlüdür, diğerinin zihni yorgundur. Bir başkası için matın üzerine gelmek bile büyük bir adımdır.

Bu yüzden yoga eğitmeni olmak, sadece hareketleri bilmek değildir. İnsanları gözlemlemeyi, dinlemeyi ve gerektiğinde geri çekilmeyi de bilmektir.

İyi bir eğitmen her şeyi bilen kişi değildir

Yoga eğitmenliğine başladığım ilk yıllarda, daha fazla bilgi edinmenin beni daha iyi bir öğretmen yapacağını düşünüyordum.

Anatomi öğrenmek, yoga felsefesini derinleştirmek, farklı pratikleri deneyimlemek elbette çok kıymetli. Ancak zamanla şunu fark ettim: Bilgi tek başına öğretmenlik yapmıyor.

Bir eğitmenin ne kadar bilgiye sahip olduğu kadar, o bilgiyi nasıl aktardığı da önemli.

Bazen bir öğrencinin ihtiyacı yeni bir bilgi değildir. Bazen sadece daha yavaş hareket etmesine izin verilmesidir. Bazen pozun daha kolay bir versiyonunu seçebileceğini duymaya ihtiyacı vardır. Bazen de hiçbir şey söylemeden kendi deneyiminin içinde kalabileceği bir alan gerekir.

İyi bir yoga eğitmeni, öğrencisinin yerine karar veren kişi değildir.

Öğrencinin kendi bedenini duymasına yardımcı olan kişidir.

Her beden aynı pozu yapmak zorunda değil

Yoga derslerinde uzun yıllar boyunca gördüğümüz en büyük yanlışlardan biri, herkesin aynı pozu aynı şekilde yapması gerektiği düşüncesi.

Oysa bedenler birbirine benzemez.

Kemik yapısı, hareket açıklığı, geçmiş sakatlanmalar, yaşam biçimi ve hatta o gün nasıl uyuduğumuz bile pratiğimizi etkiler.

Bu nedenle bir eğitmenin görevi, herkesi aynı şeklin içine sokmaya çalışmak değildir. Pozun amacını anlamak ve öğrencinin o deneyime kendi bedeni üzerinden yaklaşmasına yardımcı olmaktır.

Bazen bir pozdan çıkmak, pozun içinde kalmaktan daha yogiktir.

Bazen dinlenmek, devam etmekten daha doğrudur.

Ve bazen öğrenciye verebileceğiniz en önemli şey, “Bedenini dinleyebilirsin” cümlesidir.

Yoga eğitmenliği sürekli öğrenmeyi gerektirir

Bir yoga eğitmenlik eğitimini tamamlamak, yolculuğun sonu değil; çoğu zaman başlangıcıdır. Çünkü öğretmeye başladığınızda, eğitimlerde öğrendiğiniz bilgilerin gerçek hayatta bedenlerle, insanlarla ve farklı ihtiyaçlarla buluştuğunu görürsünüz.

Bir ders size yeni bir şey öğretir.

Bir öğrenci size başka bir bakış açısı kazandırır.

Bu nedenle yoga eğitmenliğinde “Artık oldum” duygusunun biraz tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ben hala öğreniyorum. Hala bazı soruların cevaplarını bilmiyorum. Hala kendi pratiğim değişiyor. Ve belki de öğretmenliğin en güzel tarafı tam olarak burada: Öğrencilerimize bir şey öğretirken, onların da bizi dönüştürmesine izin vermek.

Öğretmenin kendi pratiği

Bence bir yoga eğitmeninin en önemli sorumluluklarından biri kendi pratiğiyle ilişkisini canlı tutması. Çünkü sürekli öğretmeye başladığımızda, yoga zaman zaman bizim için sadece bir işe dönüşebilir. Ders programları, eğitimler, öğrenciler, planlamalar… Bir noktadan sonra matın üzerine sadece başkaları için çıkmaya başlayabiliriz. Oysa öğretmenin de öğrenci olmaya devam etmeye ihtiyacı var.

Kimseye bir şey göstermeden.

Kimseyi gözlemlemeden.

Bir dersi yönetmeden.

Sadece kendi nefesiyle ve bedeniyle kalabildiği bir pratik alanına.

Benim için öğretmenlik, kendi pratiğimden bağımsız bir şey değil. Ne öğretiyorsam, önce kendi hayatımda karşılığını arıyorum. Çünkü yoga yalnızca söylediğimiz şey değil; matın dışındaki hayatımızda da nasıl yaşadığımızla ilgili.

Yoga öğretmek bir ilişki kurmaktır

Bir yoga dersinde eğitmen konuşur, öğrenciler dinler gibi görünse de aslında öğretmenlik tek yönlü bir aktarım değildir. Orada sürekli bir ilişki vardır. Öğrencilerin enerjisi, ihtiyaçları, soruları ve hatta sessizlikleri dersin bir parçasıdır. Bu nedenle iyi bir ders sadece iyi hazırlanmış bir akıştan oluşmaz. Dersi okuyabilmek de gerekir. Bazen planladığınız akışı tamamen değiştirmek gerekir. Bazen daha az konuşmak. Bazen de öğrencilerin ihtiyaç duyduğu şeyin yeni bir poz değil, birkaç dakika daha Savasana olduğunu fark etmek.

Yoga eğitmenliği bana yıllar içinde kontrol etmekten çok dinlemeyi öğretti. Belki de bu yolculuğun en büyük öğretisi buydu.

Sonuçta mesele mükemmel öğretmek değil

Bugün yoga eğitmeni olmak isteyen birçok insanla karşılaşıyorum. Bazıları henüz yeterince esnek olmadığını düşünüyor. Bazıları ise önce “mükemmel” bir pratiğe sahip olması gerektiğine inanıyor. Ama yoga öğretmenliği mükemmel olmakla ilgili değil. Sorumluluk sahibi olmakla ilgili. Öğrenmeye açık olmakla. Bilmediğinde bunu söyleyebilmekle.

Bir öğrencinin bedenine, sınırlarına ve deneyimine saygı duymakla. Ve belki de en önemlisi, öğrencinin kendine yaklaşmasına yardımcı olurken onun yerine geçmemekle ilgili.

Yıllardır yoganın içinde olmama rağmen bugün hala kendimi yolun üzerinde hissediyorum. Öğretiyorum ama öğrenmeye devam ediyorum.

Anlatıyorum ama dinlemeyi öğreniyorum. Ve her geçen yıl yoga eğitmenliğinin bir pozu öğretmekten çok daha fazlası olduğunu biraz daha iyi anlıyorum. Çünkü belki de gerçek öğretmenlik, karşınızdaki insana kendi yolunu bulabileceği kadar güvenli bir alan açabilmektir.

İlginizi çekebilir: Kırılganlığımızı hatırlamak: Nepal’den dünyaya gelen sessiz çağrı

Özde Çolakoğlu Yoga Eğitmeni
Çalışma Ekonomisinden mezun oldu. Mezun olduktan sonra metin yazarlığı, editörlük, sosyal medya uzmanlığı gibi farklı alanlarda uzun yıllar çalıştı. 2009 yılında yoga ile tanışmasının ... Devam