Wellness konuşurken birlikte yaşamayı unutuyor muyuz?
Bu hafta Endonezya’nın Lombok Adası’nda MotoGP’yi izlemeye gittim. Fakat beni etkileyen yalnızca yarış değildi.
Oldukça ulaşılabilir fiyatlarla düzenlenmiş, içerisinde konserlerin ve farklı etkinliklerin olduğu büyük bir organizasyondu. Ekonomik koşulları birbirinden çok farklı insanlar aynı alandaydı. Herkes eğleniyor, gülümsüyor ve birbirine saygı gösteriyordu. Kalabalık vardı ama kavga, gerginlik ya da rahatsız edici bir karmaşa yoktu.
Bunda Endonezya halkının kültürünün ve gündelik hayattaki sakinliğinin de büyük etkisi var elbette. Yine de orada başka bir şey düşündüm.
İnsanın insana ihtiyacı var.
Bazen konuşmaya, bazen birlikte hareket etmeye, bazen de hiç tanımadığı insanlarla aynı heyecanın içinde bulunmaya. Bir yarış izlemek, bir şarkıya eşlik etmek ya da sadece kalabalığın içinde güvende hissetmek bile sosyal bağın bir parçası.
Bugün hepimiz wellness konuşuyoruz. Beslenme, spor, uyku, meditasyon ve nefes çalışmaları… Bunların hepsi önemli. Fakat iyi olma hâlini yalnızca insanın kendi başına yapması gerekenlere indirgediğimizde eksik kalan bir yer oluyor.
Çünkü wellness yalnızca kendimize dönmek değil. Bazen yeniden insanların arasına karışabilmek de.

Burada leisure kavramı devreye giriyor. Türkçede genellikle boş zaman olarak karşılanıyor ama yalnızca çalışmadığımız saatler değil aslında. İnsanın zorunluluklarının dışında kendi isteğiyle katıldığı; dinlendiği, hareket ettiği, ürettiği ve başkalarıyla bağ kurduğu bir yaşam alanı.
Leisure çalışmalarında anlatılan flow teorisi de bunun önemli parçalarından biri. Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’nin ortaya koyduğu bu yaklaşım, insanın yaptığı etkinliğin içinde kaybolduğu hâli anlatıyor. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimiz, dikkatin tamamen o anda olduğu durumları.
Genellikle etkinliğin zorluğuyla kişinin becerisi birbirine yakın olduğunda ortaya çıkıyor bu hâl. Çok kolaysa sıkılıyoruz, çok zorsa kaygılanıyoruz. Bizi biraz zorlayan ama tamamen çaresiz bırakmayan bir şey olduğunda ise içine girebiliyoruz.
Basketbol oynarken, dans ederken, resim yaparken ya da bir müzik grubuyla çalışırken yaşanabilir mesela.
Bu nedenle toplum için etkinlik düzenlemek yalnızca insanları oyalamak değildir. Doğru planlandığında kişiye bağ kurabileceği, gelişebileceği ve bir süre gündelik düşüncelerinin dışına çıkabileceği alanlar oluşturur.
Fakat bu alanların herkes tarafından ulaşılabilir olması gerekiyor. Spor, sanat ve kültür yalnızca belirli bir gelir grubunun erişebildiği hizmetlere dönüştüğünde, iyi yaşam da satın alınması gereken bir ayrıcalık oluyor.
Yöneticilerin görevi yalnızca park, spor sahası ya da kültür merkezi yapmak değil. İnsanların gerçekten katılabileceği programlar üretmek. Çocukların, gençlerin, yaşlıların ve farklı ekonomik koşullardaki insanların aynı alanlarda bulunabilmesini sağlamak.
Çünkü boş bir spor sahasıyla yaşayan bir spor alanı aynı şey değil.
Belki wellness dediğimiz şey her zaman pahalı bir inziva, yeni bir takviye ya da kusursuz bir sabah rutini değildir. Bazen ulaşılabilir bir konser, mahallede düzenlenen bir spor etkinliği ya da hiç tanımadığımız insanlarla aynı heyecanı paylaşabilmektir.
İyi yaşam yalnız başımıza kurulmaz çünkü. Biraz kendimizle, biraz çevremizle ama çoğu zaman birbirimizle şekillenir.
Yolunuza ışık olması dileğiyle…
İlginizi çekebilir: Seçemediğimiz hayatlara ne olur?