“Varoluşun tümü bir danstır” -OSHO

Geçen gün odamda, odamın tam ortasında, ayakta durmuş gözlerim kapalı müziğin içinden geçmeye çalışırken bedenimin oradan geçmek için ne kadar ağır olduğunu düşünüyordum. Müziği dinledikçe hafifleyeceğime, düşündükçe ağırlaşmayı seçmiştim yine.

Hemen bu durumu hayalinde şekillendirdi güzel beynim. Çözülmesi gereken problemleri hep üstüne alınmıştır. Müziğin çapını hesapladı bedenimin çapına böldü, çarptı çıkarttı topladı ve dedi ki müzikten geçmek için yeterli değilsin. Ona mühendislik okutarak hata mı ettim diye düşünürüm bazen.

Yeterli değil miyim? Ama ben öyle hissetmiyorum ki…

‘Hislerin bir önemi yok, önemli olan matematik dedi. Sen somutsun, yapmak istediğin somutu aşmak. Bunun için ölmen lazım‘ dedi.

‘Seni aşsam yeter’ diye kestim sözünü.

Ben bunu yapmak istiyordum. Peki ama nasıl olacaktı bu? Sadece müziğe odaklansam, onu bir bardağa koyup içtiğimi hayal etsem ya da başımdan aşağı akıp beni yıkadığını? Belki hepsini birden yaptığımı düşünerek, düşünceyi geliştirebilirsem müzikten de geçebilirim diye düşündüm. Bedenim o anda en derinden çok derin bir nefes aldı. O nefesle gözlerimi açıp beni sebepsiz bir refleksle pencereye yöneltti.

Sonunda asıl patron devreye girmiş ve bu anlamsız sohbete kendi dilinde bir son vermişti. 

‘Vaay’ dedim pencerenin önüne gelince büyülenmiş bir sesle.

Muazzam zarafette bir dansçı penceremin hemen ardında benim müziğimde dans ediyordu. Müziği daha iyi duyabilsin diye sesini iyice açtım. Hareketleri öyle çabasız öyle zarifti ki içimi ilham dolu tertemiz bir kıskançlık kapladı. İşte dedim yapmak istediğimi yapmış bir dünyalı, demek ki mümkün bu. İçim heyecanlı bir neşeyle doldu. Büyülenmiş şekilde, penceremin önüne oturup, gözden kaybolana kadar onu izledim. Süzüle süzüle gitti. Gidişinin ardından içimi bir hüzün kapladı. “Kim bilir hangi içki şişesine aceleyle saracaklar bu güzelim zarafeti” diye düşündüm.

En büyük bağımlılıklarımızdan olan estetik tutkumuzun en zarif uygulamalarının estetik kaygısı olmayan özgür varlıklardan çıkması hayatın hiç de komik olmayan esprilerinden biridir. Tıpkı penceremin önünde muhteşem dansıyla beni büyüleyen siyah tekel poşeti gibi.

Her şeye egemen olduğunu düşünen ve sadece kendi varlığına odaklanmış insan büyük bir yanılgı içindedir. Bir insanın bir çiçekten, bir aslandan ve bir poşetten öğreneceği çok şey vardır. Hatta onlardan öğrenmek çoğu zaman bir insandan öğrenmekten çok daha kolaydır.

Ben şimdi olmasa da bir gün o müzikten geçeceğimi biliyorum üstelik tüm bedenimle. Beni o güne taşıyacak olan ise daha çok teknik öğrenmek değil, daha çok poşet izlemek olacak. Bir de her müzikte poşet olduğumu hayal etmek.

OSHO’nun muhteşem bir sözü ile kapamak isterim bu yazıyı:

“İnsan dışında varoluşun tümü bir danstır. Varoluşun tümü çok kaygısız bir şekilde hareket eder. Hareket vardır ama tamamen rahatlamış biçimdedir. Ağaçlar büyür, kuşlar öter, nehirler akar ve yıldızlar dolaşır. Her şey gayet rahat bir şekilde olur. İnsan dışında. İnsan kendi beyninin kurbanı olmuştur.”

Beynimizi kendi şartlanmış esaretinden kurtardığımızda elimizde muhteşem bir enstrümanımız olduğunu anlayacağız. Bunu tek başına yapmak biraz zor ama birlikte çok kolay olmalı ve inanıyorum ki bir gün insan bir poşetten daha iyi bir dansçı olacak.

Beynin nasıl çalıştığını anlamak ya da evrenin bilinmeyen gizemlerini çözmek için ömrünü harcayan her canlı, dans eden her insan ve bütün resimler bizi her gün o güne bir adım daha yaklaştırıyor.

Ve ben müzikten geçmeye çalışmaya devam edeceğim o güne daha çabuk ulaşalım diye.

İlginizi çekebilir: Somut olanın muazzam büyüsü

Diğdem Girici
İnanıyorum ki doğru bilgiye ulaşabilen ve bu bilgiyi hayatında doğru şekilde kullanmayı öğrenen her insan hayal ettiği yaşamı yaratabilir. İşte bu yüzden yazıyorum, yaşamımı ... Devam