Şikayet ederken asıl gerçekliği kaybediyor olabilir misiniz?

Her sıkışıklığın, her kayboluşun çok derinlere kök salmış bir çiçeğin saçakları gibi karışık, incecik bağları vardır minicik bir tohuma. O çiçeğin sapına, oradan incecik köklerine, tutuna tutuna ineriz toprağın altına. Nefesini tutmuş bir dalgıç gibi, son nefesimizle yerdeki topraktan kazımaya çalışırız o tohumu…

Nesin sen, neyin tohumusun?

O son nefes, artık ölüm kalım meselesidir suyun altında, tüm korkuların beraberinde coşuverirler!

Tüm kaybedişler, tüm pişmanlıklar, tüm keşkeler, yaptığın haksızlıklar -kendi ajandan yüzünden kırdıkların- kendine yaptığın acımasız yargılar, ölüm korkusu, inanç, biat… Hepsi aynı anda geliverir, sen son nefesinin tükenişine doğru toprak altındaki tohumu görmeye çalışırken.

Belki artık tüm bu yüzleşmeye dayanamayacağından, çok zorlandığından, yorulduğundan ya da baş edebilecek kadar güçlü olmadığına olan inancından, tam tohuma ulaşmak üzereyken ama hala çıkarmaya çalışırken… Vazgeçip tüm gücünle yukarı, su üzerine, çiçeğe yüzebilirsin.

Şikayet ederken asıl gerçekliği kaybediyor olabilir misiniz?

Yüzeye çıkınca çiçek gözümüze daha kabul edilir görünür, o kadar yoğun korku ve telaştan sonra, sıkışıklık da biraz daha kabul edilebilir, tahammül edilebilir.

Ta ki… Her şey yine alıştığımız hale dönene kadar.

Çiçek gözümüze yine daha sık görünmeye başlar, içimizdeki sıkışıklık bizi çiçekle aynı 10 santimetrekareye sıkıştırır, kıpırdayamayız, duygunun, sıkışıklığın hapishanesinde, müebbet almış bir mahkumuzdur, yine aynı suçtan..

Ve yine bir kayboluşta, suyun altında son nefesiyle, tohumu kazımaya çalışırken buluruz kendimizi, daha önce vazgeçtiğimizi hiç hatırlamadan, vazgeçmişliğin pişmanlığını yaşamadan…

İlk sefer gibi, o aşkla, o toylukla!

Nesin sen, neyin tohumusun!?

Ve daha önce kazınmış olduğunu bile bilmeden, fark edip izlemeden… Bazen tek hamlede, bazen az daha çalışıp çıkarıveririz.

Merhaba tohum.

Ona bakarken su yüzüne süzülürsünüz, konuşma yok, telaş yok, zaman ve nefes yok…

Yüzeye çıkıp ışık aldıkça tohum, tüm hikayesini dökmeye başlar sana, nasıl o derinlere gömüldüğünü, nasıl saklandığını… Ve duyurmak için sesini, göstermek için varlığını ne bağlantılarla yüzeye çıkıp çiçek açtığını…

Kim bilir ne kadar zaman baktın ve keyfini çıkardın çiçeğin, ne olduğunu bilmeden, sadece arada görüp arada görmezden gelerek. Kokusunu duyup bazen de yok sayarak…

O kadar aşina oldun ki; yaşamın her anında bir şekilde her şeyine tanık oldu, seninle birlikte yaş aldı, evrildi, dönüştü… Ama hiç kaybolmadı, hep oradaydı…

Bir an dönüp bakarsın diye, bir an için fark edip onu o karanlıktan çıkarasın diye…

Çiçeklerimiz, derinlerimizden yüz üstüne çıkan, biz rüzgarda yürürken, etrafımızdan salınarak dolanıp kokular saçan, fark etsek de etmesek de bizimle birleşmiş olan…

Biliyorum bu ara herkes bir sıkışıklık içinde, hepimiz üzerinden battaniyesi çekilmiş uykudakileri izliyoruz şaşkınlıkla. Resmen bir enerji atağı var dünyaya doğru. Bu işte her birimiz için burnumuzun dibinde duran, kokusuna aşina olduğumuzdan göremediğimiz çiçeğimiz, birçok halimizi bize gösterecek olan, hali hazırda gösteren ‘su altındaki son nefesimiz’. Öyle bir dalga geldi ve devam ediyor ki, daha önce hiç yaklaşmadığın o derinlikteki topraklara itiyor seni.

Zor mu? Zor evet…

Şikayet ederken asıl gerçekliği kaybediyor olabilir misiniz?

İşte burada geçen gün rehberlik ettiğim güneş tutulması meditasyonunda çembere gelen bilgiyi paylaşmak istedim.

Şikayet ederken, olanı biteni değiştirmeye çalışırken, kontrol edip aklınla anlamaya çalışırken, asıl gerçekliği kaçırıyorsun kardeşim.

Biz yeryüzünün yaşayanları, dünya yaşamını, tüm tekamül hikayesi içinde onurlandırmaya gelenleriz. Yaratımında payı olanlarız, bu yaşamın, dünya varoluşunun, tüm güzelliğinin onurlandırıcılarıyız.

Aynı şekilde bedenlerimizi, toprağımızı, adım attığımız her yeri, yaşadığımız her duyguyu ve durumu… Kısaca içinde var olduğumuz her şeyi, ruhumuza kap ettiğimiz her şeyi!

Varoluşa bulunduğun katkıyı onurlandır, çıplaklığınla, tüm acılarınla, DNA kaydınla, kültürel argümanlarınla, tüm zamanlardaki yaşamlarında biriktirdiğin erklerinle, tüm renklerin ve çiçeklerinle.

Yarattığın oyunu hakkıyla oyna!

Köklerinden çekerek bu güne taşı neyin var neyin yok ise…

Bir dertler tasalar silsilesinden kurtulmaya çalışmıyoruz, bu muhteşem bütünlüğün içinde, kurduğumuz oyunda, ustalaşmayı deneyimliyoruz.

Kim olduğunu hatırla kardeşim.

Oynamamak için direnmek, oyundan şikayet etmek mi?

Üstatlara, yoldakilere, içlerindeki dervişle kol kola yürüyenlere… Selam olsun!

 

İlginizi çekebilir: Kendinden kaçacak yer aramayı ve bildiklerini kenara bırak

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam