Sessizlik kadar büyük bir ihtiyaç: Sesini çıkarabilmek

Çok fazla ses var. Her yer çok sesli. Dünyanın şu an sesten oluşan ve hızdan beslenen bir hali var gibi. Aslında dünya demek yanlış olur, insanların.

Bazıları bu hızı ve sesi kanıksamış durumda. Pek farkında değiller neye maruz kaldıklarına her gün, her an. Belli bir noktadan sonra her şeyi normalleştirme olayımız var ya insanoğlu olarak… “Normal” geliyor sürekli koşuşturmak, sürekli sese maruz kalmak. Hatta insan kendi içerisinde bile sessiz kalamıyor pek artık. İç sesler de duruma adapte olmuş durumda; önünü ardını düşünmeden sadece konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor. Çünkü zihin, bu şekilde var olacağını zannediyor.

Bu sesli dünyayı farkında olanlar ise kendi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki doğaya, sessizliğe, insanın az olduğu yerlere kaçışıyor elinden geldiğince. Kendimden biliyorum demek yanlış olmaz. Senelerdir her sabah gerçekleştirdiğim meditasyon pratiklerimle o sessiz, dingin, sakin alana öyle alıştım ki artık o hal benim için lüks değil, ihtiyaç. İnsanların da nasıl bu kadar ses içinde yaşayabildiklerini de pek anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim.

Ben kendi adıma hayatımı olabildiğince sessiz, dingin alanlarda sürdürmeye çalışırken, geçen gün bir filme gittim bir arkadaşımla. Filmin adı “A Quiet Place”, Türkçe tercümesi Sessiz Bir Yer.

Sessizlik kadar büyük bir ihtiyaç: Sesini çıkarabilmek

Konusu ise şöyle: Kör olan ama sese son derece duyarlı olan bir canavar türemiş ve insanlığın büyük bir kısmını öldürmüş. Bir aile var izole, sessiz alanda yaşayan bu canavara yakalanmamak adına. Fakat hiç konuşmuyorlar, işaret diliyle anlaşıyorlar, yürürken yapraklara dahi basmadan yavaşça yürüyorlar, herhangi bir sakarlık yapıp bir şey düşürmeleri söz konusu değil gibi çok acayip bir hayatları var. Çünkü minicik bir ses çıkarsalar dahi sese duyarlı canavarın gelip onları da yok etme olasılığı yüksek.

Tüm film bu sessizlikte geçiyor. Her zaman aradığım, ihtiyaç duyduğum sessizlik film boyu zaman zaman sinirlerimi bozuyor, zaman zaman geriyor beni. Çünkü bu sefer bu sessizlik her şeyi yutuyor. Gülemiyorsun, ağlayamıyorsun, canın yansa bağıramıyorsun, kızamıyorsun. Kendini ses ile ifade etme yollarının hepsi kapalı. En acısı kendi sesini dahi duyamıyorsun. Ve kendi sesini duymamak bir nevi kendini duymamak oluyor.

Kendi varoluşunu ortaya koyduğun en büyük araçmış meğer ses; ben filmi izlerken bunu görüyorum. Ne kadar kıymetli, o da sessizlik gibi ne kadar büyük ihtiyaçmış!

Ses çıkartmak, çıkartabilmek bir lüksmüş aslında.

Ve yine dönüp dolaşıp aynı yere varıyorum: Denge. Çok fazla ses diye memnuniyetsizken, çıt çıkmayan bir dünyayı görmek de sesin aslında ne demek olduğunu anlattı. Hayat uçlarda gezinirken çok zor. Bunu bugüne kadar uçlarda yaşamış biri olarak tüm samimiyetimle söylüyorum. Zaten son zamanlarda sanırım bu sebeptendir ki dönüp dolaşıp denge kelimesine tosluyorum. Hatta yaşam o uçlarda bence yavaş, pek de aktığı söylenemez. Ya da o kadar hızlı ki yine yaşadığını anlayamıyor insan. Ama tam ortaya, dengeye geldiğiniz an gerçek yaşam işte tam da orada. Hayat tam o noktada yaratıcı, neşe dolu, akışkan, keyifli.

O zaman nice dengede var olan, gerçekleşen harika hayatlara!

Not: A Quiet Place filmini mutlaka ama mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Hem bakalım siz kendinize neler alacaksınız merak ediyorum. Paylaşalım, çoğalalım!

 

İlginizi çekebilir: Koşulsuz sevgi için kilit noktanın kendiniz olduğunu fark edin

Gamze Baytan
Selamlar, Gamze ben. Meditasyon ve yoga hocasıyım. 7/24 çalıştığım organizasyon sektöründen bir anda "Ne yapıyorum ben kendim için" diyerek çalışma hayatımda ne istediğime karar ... Devam