Mutlu değil, uyuşmuş olabilir misin?

Bir arkadaşınız uzun zamandır sizi dışarı çağırıyor. Eskiden olsa heyecanlanır, ne giyeceğinizi düşünür, buluşmanın hayalini kurardınız. Şimdi ise omuz silkip, “Fark etmez.” diyorsunuz.İş yerinde güzel bir haber alıyorsunuz. Tebrik edenlere gülümsüyorsunuz ama içinizde beklediğiniz sevinç yok. Sevdiğiniz biri sizi kırıyor. Eskisi gibi ağlamıyor, öfkelenmiyor, hesap sormuyorsunuz. Sadece günlük hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz.

İlk bakışta bu durum olgunlaşmak gibi görünebilir.

“Artık olaylara eskisi kadar takılmıyorum.”

“Güçlendim.”

“Beni hiçbir şey kolay kolay etkilemiyor.”

Bazen gerçekten böyledir. İnsan yaş aldıkça bazı olaylara daha geniş bir pencereden bakmayı öğrenebilir. Ancak bazen de bu sessizlik, huzurun değil; zihnin kendini korumak için geliştirdiği bir savunmanın işareti olabilir. Çünkü zihin, baş etmekte zorlandığı acıyı hafifletmeye çalışırken farkında olmadan sevincin, merakın ve heyecanın da sesini kısabilir.

Günlük hayatta sıkça “Hiçbir şey hissetmiyorum.” diyen insanlarla karşılaşırız. Oysa bu cümle tek başına çok şey anlatmaz. Bazen kişi gerçekten sakindir; hayatındaki fırtınalar dinmiştir ve duygularını daha dengeli yaşamaya başlamıştır.

Ama bazen de durum farklıdır. Uzun süren stres, kayıplar, belirsizlikler ya da duygusal yükler karşısında zihin kendini korumak için duyguların sesini kısmaya başlayabilir.

Bunu yaşayan insanlar çoğu zaman hislerini, “Üzülmüyorum ama mutlu da olamıyorum.” diye tarif eder. Psikoloji literatüründe bu durum, bazı kişilerde travma tik yaşantılar, uzun süreli stres ya da tükenmişlik sonrasında görülebilen duygusal uyuşma olarak tanımlanır. Kişi yalnızca acıyı değil, olumlu duygularını da eskisi kadar canlı hissedemeyebilir.

İnsan çoğu zaman bunu fark etmez. Çünkü acının azalmasını iyileşmek zanneder. Oysa bazen azalan yalnızca acı değildir. Bir sabah fark edersiniz; sizi eskiden heyecanlandıran şeyler artık sadece yapılacaklar listesindeki bir maddeye dönüşmüştür.

Danışmanlık süreçlerinde dikkat çeken noktalardan biri de budur. İnsanlar çoğu zaman yalnızca üzüntülerini susturmak ister.

“Keşke artık üzülmesem.”

“Keşke bu kadar etkilenmesem.”

Ancak duygular birbirinden tamamen bağımsız çalışmaz. Uzun süre duyguları bastırmaya çalışmak, bazı kişilerde zamanla olumlu duyguların da daha silik yaşanmasına neden olabilir. Bu yüzden bazı insanlar, “Artık hiçbir şey beni üzmüyor.” derken, cümlenin görünmeyen devamı şudur: “…ama hiçbir şey beni eskisi kadar mutlu da etmiyor.” İşte bu ayrımı fark etmek önemlidir. Çünkü huzur ile hissizlik dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir. Oysa içeride yaşanan deneyim aynı değildir.

Gerçek huzurda insan üzülür, sevinir, özler, güler. Duygularını yaşar ama onların içinde kaybolmaz. Duygusal uyuşmada ise duygular giderek silikleşir ve kişi bunu çoğu zaman güçlenmek sanır.

Belki de modern hayatın en büyük çelişkilerinden birini tam da burada yaşıyoruz. Duygularımızı yönetmeyi öğreniyoruz ama onları yaşamaya giderek daha az izin veriyoruz. Sürekli güçlü görünmeye, üretmeye ve her şeyi kontrol altında tutmaya çalışırken hissetmenin de insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu unutabiliyoruz.

Dışarıdan bakıldığında bu dayanıklılık gibi görünebilir. Oysa bazen yalnızca daha az hissediyor, daha az bağ kuruyor ve hayatın bize sunduğu küçük sevinçleri de aynı sessizliğin içinde kaybediyoruz.

Bu durumun en belirgin izleri ise çoğu zaman en yakın ilişkilerimizde ortaya çıkar. Aynı evin içinde yaşarsınız. Aynı sofraya oturursunuz. Eşiniz gününü anlatır, kelimeleri duyarsınız ama o kelimeler içinize eskisi gibi ulaşmaz. Eskiden sizi öfkelendiren, konuşmaya iten küçük sorunlara artık sadece omuz silkersiniz. Çatışma bitmiştir. Ama bazen bağ da sessizce çözülmeye başlamıştır.

Dışarıdan bakan biri, “Ne kadar uyumlular, hiç kavga etmiyorlar.” diyebilir. Oysa her sessizlik huzur anlamına gelmez. Bazen tartışmamak, vazgeçmenin işaretidir. Çünkü tartışmak çoğu zaman hâlâ ilişkiyi onarmaya dair bir umudun ve çabanın var olduğunu gösterir. Hissizlikte ise umut, yerini yorgun bir kabullenişe bırakabilir. Peki, uzun zamandır bu korunaklı ama renksiz odada yaşıyorsak, oradan nasıl çıkacağız? İnsan zihni yıllardır kapalı tuttuğu kapıları bir günde açamaz. Zaten açmamalıdır da.

Karda uzun süre kalıp uyuşan bir elin sobaya yaklaştığında sızlaması gibi, donmuş duyguların yeniden çözülmesi de ilk başta rahatsız edici olabilir. Bu yüzden kendinizden bir sabah uyandığınızda yeniden neşeyle dolmanızı beklemek gerçekçi değildir. İlk adım, hissetmediğinizi fark etmektir. Belki de uzun zamandır kendinize söylemediğiniz şu cümleyi kurabilmektir: “Şu an hiçbir şey hissedemiyorum. Belki de zihnim beni korumaya çalışırken çok yoruldu.”

İyileşme çoğu zaman büyük değişimlerle başlamaz. Sabah kahvenizin kokusunu gerçekten fark etmek… Yürürken yüzünüze değen rüzgârı hissetmek… Bedeninizin nerede gerildiğini fark etmek… Küçük anlarla yeniden temas kurmaya izin vermek… Bazen dönüşüm tam da böyle sessiz başlar.

Hayatı acılardan tamamen korumanın bir yolu yoktur. Ama acıdan kaçmaya çalışırken sevinci, merakı, sevgiyi ve umudu da geride bırakabiliriz.

Belki de iyileşmek, bir daha hiç incinmemek değildir. Belki iyileşmek; incinme ihtimaline rağmen yeniden hissedebilmeyi göze alabilmektir. Çünkü hayat, yalnızca acıyı değil; sevinci, merakı, sevgiyi ve umudu da hissedebildiğimiz ölçüde canlıdır.

İlginizi çekebilir: Başkalarını kırmamak için kendinden vazgeçiyor olabilir misin?

Duygu Yüksel
Duygu Yüksel, sosyolog ve aile danışmanıdır. İnsan davranışlarını, aile ilişkilerini ve bireyin yaşam yolculuğunu bütüncül bir bakış açısıyla ele almaktadır. Aile içi iletişim, ilişkiler, ... Devam