Müptezelin gömülü neşteri
Yine yapayalnız kaldığında o hep bildiğin yere, hani bir elin seni alıp bir çiçek bahçesine koymadan önceki haline geri dönüyorsun. Elinde çapan, tepende güneşin, toz toprak olmuş her yer, yeşerttiğin ufak bahçen.. Sanki hiç ayrılmamışsın gibi, aynı kök bitkinin dibini havalandırmaya devam ediyorsun.
Daha acı verici değil, daha kabul ettiğin bir yerden. Kaderini kabullenmek de değil, dışarıdan tesir eden herhangi bir şey ile de ilgili değil, sadece seninle ilgili..
Çapa, sen, toprak, güneş, ne kadar büyüdüğünü bilmediğin patates gömülü toprağın altında.
Epi topu bu kadardı zaten hikaye, yine bu kadar.
Bildiğin yerden devam etmenin rahatlığı, yanılmamış olmanın verdiği hayal kırıklığı ile güneşin yakan tellerini unutup dalıyorsun çapaya.
Toprak güzel kokuyor, biraz yol yorgunusun ama zaten hiç bir yere gitmediğini o an fark ediyorsun.

Yanılmışlığın ya da yanılmamışlığın acısı devam edişine yakıt oluyor.
Belki de bu yüzden yanılgılara olan düşkünlüğünü sorguluyorsun. Her yakıt ihtiyacında kırdığın fideleri, kurulan hayallerin yere düşüşlerini, umutların öylece söndüğü mezarlıklarda dolaşmak sana devam etmenin gücünü veriyor.
Bir akma ağacı gibi çiziyorsun bedenini. Hem kendininkini, hem diğerininkini. O aktıkça doluyor kasen. Yaraladıkça artıyor ilhamın, belki biraz da havuç gömersin artık.
Havuçlar filizlenince diyorsun, belki biraz da turp.. Ne güzel olur toprağın altında!
Ama güneş tepende, sarmış kızgın tellerini… belki “sonra” deyişinle yorgunluk çöküyor üzerine, belki biraz da anlamsızlık..
Ama sen anlamı nerede bulacağını çok iyi biliyorsun, gidip bir kaç çizik daha atıyorsun..
Ağlıyor akma ağacı, o ağladıkça doluyor kasen, yakmıyor güneşin telleri..
Böyle böyle tutuluyorsun acıya da acıtmaya da…
Olsun, sen zaten hep bildiğin yerlerdesin.
Kaybın yok, hep istediğin sonsuzluğun içinde kafanda binbir kök diksende aynı bitkinin altını çapalıyorsun. Yıllardır, bin yıllardır…
Belki patatese düşkünlüğün de bundandır.
Bir terkediş mizanseni içinde ektiğin tüm bitkilerin toprak altında sen gelene kadar saklanacağını bildiğin bir yerden, güneşin kızgın tellerinden uzakta olan her şey ile yakın münasebetinden habersizmiş gibi…
Oynuyorsun oyununu.
Kendini de kaptırmışsın patatese havuca. Oysa derdin, bir damla daha akma, bir damla daha gözyaşı.. Nasıl dersin, bir çiziğe düşkünüm, bir yaraya.. Ne kadar derinse o kadar bağlıyım, ne kadar acırsa o kadar gerçeğim.. Küçük masum bir av gibi bekliyorum kök tarlasında, alelade bir elin beni alıp götürmesini, ister çiçek bahçesine, ister lağım çukuruna.. Elimde küçük neşterim, sebeplerden sebep, atıyorum çiziğimi akma ağacına…
O “ah” diyor benim içim yanıyor, bir çizik daha… O yanıktan tanıdık bir ferahlama yayılıyor…
Derin bir gevşeme. Bedenimdeki her lif liğme liğme açılıyor, gözümden yüzümün güneşten çatlamış oluklarını aşarak gelen bir damla yaş hissettiriyor içimin yangınını…
Oh…
Şimdi kalkabilirsin yavaş yavaş, çapalanacak kökler, dikilecek havuçlar var. Yeni hayallermiş gibi, başka renkte bir kökü aynı yere gömüp bekleyeceksin yine yıllar ve yıllar…
Akma ağacın kuruyup, neşterine kayıtsız kalana dek renk değiştiren gömülü suretine kanacaksın.
İlginizi çekebilir: Ölümden korkan aşık olmaz