Korktuğumuz şey ölüm müdür: Kendimizi teslimiyetin kollarına bırakmak

İkilik dünyası bizi her daim bir yarışa, karşılaştırmaya ve sonuç olarak ayrışmaya doğru iter. Her ne şekilde olursa olsun, tercih ettiğimiz bir durum var ise, orada ikilik mevcuttur, yani dualite.
İnsan hali nettir, hiçbir yerde tutunamaz, akışa karşı duramaz.
İkilik dünyası net olarak, sabit olmayı, tutunmayı mümkünmüş gibi gösterir. Tercihleri ile aslında bir şekilde akanı durdurmaya, dondurmaya çalışır.

Küçük bir örnek ile, kendi duygu durumunuz içinde bir tercih yaptığınızda, orada kalmak için büyük bir efor sarf edersiniz. Mutluysanız o mutluluk halinde kalmak için, zihni, öngörüleri, hisleri, bedensel tepkileri görmezden gelmeye meyleder, mutluluk halini dondurmaya çalışırsınız. Buradaki yoğun çabadan sonra geçilen bir diğer hale bakışınız kesinlikle yargılıdır. Dolayısı ile, baştan reddedilir. Fakat reddettikçe aslında, soruya cevap verenin konuya otomatikman dahil olması gibi, halin reddediş süresince orada kalması için enerji harcarsınız.
Yani yine durdurur ve o istemediğinizi düşündüğünüz hale takılı kalırsınız.
Oysa bizim doğalımız, halden hale devinmek, dönüşmektir. Bir hali, ötekinden ayırmadan hepsini göz hizasında tutmaktır ustalık.
Bir bakıma hepimizin, kendi ustalığına gidenlerin gizli ajandalarından biri budur. Gelen her duyguyu içerde aynı misafirperverlikle ağırlamak.
Mevlananın dediği gibi:
“İnsan kısmı bir misafirhane,
Her sabah yeni birisi gelir,
Bir sevinç, bir bunalım, bir zalimlik.
Aniden farkına varmak bir şeyin
Hepsi beklenmedik misafir,
Hepsini karşılayıp eyle!”

Çünkü ancak o zaman aslında sır dediğimiz ifşa olur. Aklın öğrendiği değil de, bilmezliğin zenginliği ve sonsuzluğun olanakları açılır önümüzde.

Bir de Şems desin o zaman;
“Nereden bilirsin, dünyanın üstünün altından daha iyi olduğunu?”

Bilme halleri, işte biraz önce söylediğim durumu dondurma refleksindendir.
Aslında bizler, neyi dondurmaya, durdurmaya çalışıyoruz?
Akıp giden şey nedir?
Elbette zaman.
Duyguyu, hali dondurmaya çalışırken aslında bir yerden zamanı durdurmaya çalışıyoruz, bilinçsizce.
Gözlemci egzersizleri içinde düşünceleri durdurmak ile ilgili bir bölüm var. Bunu yaparken, çoğunlukta gözlemlediğim fiziksel durum, nefesi tutmak.
Düşünceyi durdurmak isterken, aynı zamanda akan ne varsa otomatik olarak durduruyoruz. Düşünceyle birlikte, yaşamı durduruyoruz, nefesi durduruyoruz.
Hali durdurmaya çalışırken, zamanı durduruyoruz. Kendimizi akıştan alıkoyup bir küçük hücreye sığıştırmaya çalışıyoruz.
Elbette akış ile zaman aynı şeyler değil, ama lütfen, bir gözlemci olarak bakın.
Akış dediğinizde gözünüzün önüne gelene, size hissettirdiğine.
Zaman hissi ile benzerlik taşıyor mu?
Buradan aslında “Neden korkuyoruz?” sorusuna gidiyorum.
Durmaya çalıştığımız yer neresi ve nereye gitmekten korkuyoruz?

Durmaya çalıştığımız yer her birimiz için farklılık gösterir. Bazılarımız için hala bir cenin olarak annesinin karnında, bazılarımız çocukluğumuzda, bazılarımız o her şeyin kesinlikle belli olduğu yerde… 
Güvenli alanı, konfor alanı nerelerde ise oralarda, travmaları, büyük acıları nerelerde ise oralarda, sonsuzca sevildiği yer neredeyse oralarda…

Gittiğimiz ve gitmekten korktuğumuz yer ise bellidir. Çok net bir şekilde evet ölümdür, ama ondan önce belki ölüm ile aynı anda teslimiyettir. Her hale teslim olmak.
Ve düşüncemizde zaman, bizi oraya taşıyandır.
Kendini beden sanmanın en derin çırpınışlarından biridir bu, bedenin korkularına kapılmak.
Her ne kadar bunu anladığımızı iddia etsek de, “hal”e tutunmaya çalışıyorsak orada gerçek bir idrak gelişmemiştir. Hala bedenin korkularını sahipleniyoruz demektir. Kendimizi zaman illüzyonuna kaptırmışız demektir.
Budistler, ölüm için en büyük şifa derler, çünkü sonucunda teslimiyeti anlar ve nihayetinde “hal”e teslim olursun…

İkiliğin sisteminden çıkıp, hallerimizi ve halleri yargılamadan akmaya başlar isek, o zaman zamanı durduran, zamanda hareket edebilen olursun. Çünkü perde bir kez daha kalkar. Her hal, kendi içinde yeni bir evren, yeni bir boyut açar. Ve sonsuz kere sonsuz olanaklar içinde her zaman tahmin edilemeyene doğru gider. Bu düz değil, küresel bir oluşumdur. Bunu idrak ettiğimizde, beden giysisini giyenler olarak, yaşam macerasını doyasıya deneyimleyenler oluruz.

Halden hale geçmek, aynı sonsuzluk sembolünde olduğu gibi devam eden ve akan bir şeydir; içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye… Sessiz ve sonsuz bir dans gibi.

Sevgiyle…

İlginizi çekebilir: Dünyanın sırrına ermek: Yol, kendi sırrımıza ermekten geçiyor

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam