Kendini gözlemlemek: Atalarımızdan öğreneceklerimiz var

Doğa bir virüsü aktive etti; adı corona. Doğanın bozduğumuz dengesi yeniden bulunsun, dünyanın kirlettiğimiz her bir kaynağı dinlenip kendisini yeniden temizlesin, insan olarak bizler; unuttuğumuz durmak kavramını hatırlayalım, hayatın içinde yavaş hareket etmek neydi deneyimleyelim, içimizdeki karanlıklardan artık kaçmayalım ve yüzleşmek zorunda kalıp dönüşelim, kolektif bilinci el birliğiyle yükseltelim daha nice sebeplerce; bence korkudan artık sevgi düzeyine yerleşelim diye aktive oldu bu virüs.

Geldi geleli büyük bir çoğunluğumuz evlerimizde farklı farklı hislerden, hallerden geçiyoruz. Ben kendi adıma bir an korku, bir an rahatlama, diğer an aşk, başka bir an neşe ve hemen ardından endişe gibi sürekli girip çıktığımı gözlemliyorum duygulara. Dışarıdan gözlemleyip içinde kaybolmadığımda evet hayat o kadar zor olmuyor ve bunu hepinize de tavsiye ederim.

Nasıl bir şey biliyor musunuz? Sanki her hareketimi, hislerimi, hislerimin sebep olduğu davranışları ince ince gözlemleyen birisi var ve o gözlemleyen kişi dışarıdan biri değil de yine benmişim gibi düşünebilirsiniz. Bu gözlemleme durumu tabiî ki bir anda pat diye olmuyor. O da kas gibi. Çalıştırdıkça, kullandıkça gelişiyor. Bu noktada da düzenli meditasyon pratiklerimin inanılmaz faydasını gördüğümü söylemeliyim. Sanki gözlemci Gamze’nin elinde her an fener; günlük hayatımda anlarımın içine “Bak burada bir şey var!” diye ışık tutuyor gözüme, kulağıma, burnuma, kalbime gibi. Ve kendimle ilgili bir sürü farkındalık anlarının içinde buluyorum kendimi; elimde sürekli not defteri.

Bugün de yazıya başlamadan önce kendime kendimden ne notlar gelmiş belki beraber üzerinde konuşuruz diye bakayım dedim; çekildim bir tanesinin içine. Bugün sizlerle kendime olan bu minik notun üzerinde durmak isterim.

Öncelikle evde kaldığımız bu son 1 aya baktığımda; ben normal hayatımda bile yoğun oluğumu fark ediyorum. Sürekli meditasyonlar, yogalar, belgeseller, eğitimler, kitaplar, ha bir de online sosyalleşmeler. Asla bitmiyor. 1 ayımı bu şekilde geçirdikten sonra yeni yeni anlıyorum ki kendime durmak için hiçbir alan yaratmıyormuşum. Aslında yavaşlamamız ve durabilmemiz için doğa tarafından açılan bu alanda ben durmanın aksine sürekli hareket ve koşturma haline yönelmişim. Ruhumda gezindiğimi sanırken zihnimin sarmallarında takılı kalmışım. Nefes alıyorum sanırken, soluk soluğa kalmışım. Evet yeni fark ediyorum.

Fark etmeye başladığımdan beri ise günlerim; daha doğrusu anlarım; kendimi her bu zihniyete girdiğim her anı yakalayıp telkin etmekle geçmeye başladı.

Dur Gamze. Koşmana gerek yok, sakin ol. Yetişeceğin bir yer yok. Kaybettiğin bir zaman yok çünkü zamanın kendisi sensin. Boş anlardan korkmana gerek yok çünkü boşluktan varolan sensin. Bu halinle tamsın. Eksik, gedik hiçbir şeyin yok. Sakin ol. Sahip olduğun bilgiler bir ömür sana yeter de artar bile. Geri ya da ileri diye bir şey yok. Bırak artık. Bırak ve şu an. Hiçbir şey yapmamanın nasıl hissettirdiğine bak. Endişe mi huzur mu? Her ne ise bırak kalsın orada. Korkmadığını ve hala durduğunu gördükçe ve sahiplenildiklerini anladıkça hislerin, sakinleşip dağılacaklar zaten ve ortalık tamamen bomboşluğa; yani sana kalacak.

Bu hatırlamalar ışığında şimdi içinde aktif olup yaptığım bir şeyim bitse: “Ee şimdi ne yapacağım, sıradaki?” dediğim ve böyle derken kendimi yakaladığım bu anlarımda tekrar ve tekrar telkinleri kulağımdan kalbime indirip duruyorum.

Durup penceremden doğaya bakmaya başladım. Ağaçlara, yapraklara, rüzgarın yaprakları kımıldatışına, geçip giden kuşlara bakmaya ve ağaçlara konanların ses tınılarını, şarkılarını dinlemeye başladım.

Ha, öyle çok kolay değil tabii baştan söyleyeyim! O durma anında da bir sürü histen geçiyor insan; kalkmak, bir şeylerle meşgul olmak istiyor. Ama ben kendime zaman tanımayı, kendimi; gelen hisleri o sırada da izlemeyi tercih ediyorum. Zihnim hemen hareket etmek, ruhum ise dinlenmek istiyor. Ve ben ruhumu dinlemeyi seçiyorum.

Şunu fark ettim ki doğaya bakmaya, doğayı izlemeye başlarsa insan; zamanla, ona dikkatini vere vere dilini anlamaya başlar. Hayvanları, ağaçları, bitkileri ayırt etmeye ve tanımaya başlar. Eski insanlar yani atalarımız tüm bu doğa bilgilerini nereden biliyorlarmış, müthişlermiş diye geçirirdim içimden ama anlamazdım nasıl bu kadar şeye hakim olduklarını. Kitap, defter, öğretmen yokken nasıl ve nereden öğreniyorlardı? Şimdi anlıyorum. Şimdi anlıyorum ki onların yiyecek bulmak ve tehlikelere karşı savaşmak, kaçmak dışında tek yaptıkları tüm gün; günün çok büyük bir çoğunluğu sessizce oturup çevrelerini gözlemlemekmiş. Tek öğretmen kitaplar değilmiş! Ne büyük bir kalıpmış bendeki. Doğanın kendisi koskoca bir öğretmenmiş aslında. Ben yeniden bakmaya başladığımda hatırladım…

Atalarımız pusulalarını doğanın kendisini yapmış. Doğayı izlemiş, ondan öğrenmiş, oradan beslenmiş, oraya bakmış ve onu korumuş. Muhteşem bir denge tutturmuşlar elele beraber binlerce yıl. İnsan doğaya gözü gibi bakmış, doğa da insanı evladı gibi beslemiş.

Şimdi, günümüz dünyasında ise binlerce yıldır bu şekilde yaşayan biz değilmişiz gibi bırakın iletişim kurmayı; yakıp yıkmaya, üzerine tonlarca beton yapılar dökmeye, ezmeye, yok etmeye başladık. Nefesimizdi tabiat; kendi nefesimizi kesip kendimizi boğmaya başladık. Bunu neden, ne zaman yapmaya başladık bilmiyorum ama şimdi görüyorum ki bu net bir biçimde bilinç kaybı. Başka bir açıklama getiremiyorum.

Ben bu bilinç kaybının yaşandığı sıralarda doğan ve yaşamını sürdüren bir insan olarak atalarımızın doğayla ilgili müthiş bilgileri nasıl elde ettiğini anlayamıyordum fakat sadece belki iki defa dikkatimi yeşile verince “hatırladım”. Hatırladım diyorum çünkü tüm bu bilgiler, atalarımızın yaşayış şekilleri, görüp duydukları her şey dna’larımızda mevcut. Biz zaten onlarla yaşıyoruz. Sadece o parçalarımızı aktive etmek gerekiyormuş; hepsi bu. Yeşile bakınca, kalpten maviye bağlanınca atalarımdan miras; sahip olduğum dna’lar kendine yeniden çalışacak alan buldu. Dürtmek gibi. Sanki pencereden baktığımda tüm o unutulmuş olan bilgiler dürtüldü ve ben yeniden hatırladım, yeniden aydınlandım.

Hatırladıkça yüzümde gülümseme belirdi. Kaslarım kendisini bıraktı, gevşedi. Çook geçmiş zamanda hayat bir yandan zorken, doğayla olan samimi ve nazik ilişkimizden ötürü de bir yandan kolaymış; fark ettim.
Dengemizi yitirmişiz.
Tabiat ile alma-verme dengesi, kendi içimizde alma-verme dengesini yitirmişiz. Dengesizliğin uç noktaları bilinç kaybına; dolayısıyla robotik yaşama, anlamsız, yüzeysel anlara, yüzeysellikten ötürü içimizde bir türlü dolduramadığımız boşluğa, bir türlü tatmin olamamaya dönüşmüş.
Hepsi birbiri ardına peşin sıra gelmiş. Bir denge yitimi nelere yol açmış.

Şimdi ise bu corona döneminde yeniden evlerimizde, kendimizdeyiz. Tüm kırık döktüğümüz, dengesini bozduğumuz her şeyi yeniden tamir etmek ve dengeye getirmek için büyük bir fırsat karşımızdaki. Doğa, “ben kendi işimi kendim hallederim” dedi. Bize, siz biraz uzak kalın yeter bana, dedi. O yeniden kendisini temizlerken biz zihnimizi yine ihtiyacımız olmayan ve bizi sadece oyalayacak bir sürü işle mi dolduracağız yine yoksa yeniden bağ kurmak, tabiatın bir parçası olduğumuzu hatırlamak, yeniden aynı dili konuşmaya başlamak için bir şeyler mi yapacağız?
Seçim bizim.
Senim benim.
Seçim senin.
Sen kendi adına hangi yolu seçiyorsun?
Yeniden tabiatın kollarında buluşmak ve kavuşmak dileğiyle.
Sevgiyle…

İlginizi çekebilir: Son bir ayın öğrettiklerinden biri: Siz de az ile yetinmekten korkuyor muydunuz?

Gamze Baytan
Selamlar, Gamze ben. Meditasyon ve yoga hocasıyım. 7/24 çalıştığım organizasyon sektöründen bir anda "Ne yapıyorum ben kendim için" diyerek çalışma hayatımda ne istediğime karar ... Devam