Kendi gerçeğine tanıklık eden bir yolcu: Serra Sağra
Kurumsal dünyanın disiplinli koridorlarından yoga matının sessizliğine uzanan bir hayat hikayesi… Dışarıdan bakıldığında modern başarının tüm “etiketlerine” sahip bir portre çizen Serra Sağra, aslında bu unvanların çok ötesinde, insanın kendi yarattığı karakterlerden sıyrılıp “kendisi olma” çabasını en büyük özgürlük olarak tanımlıyor.
San Francisco’daki konfor alanından çıkıp 12 yıllık bir usta-çırak yolculuğuna evrilen bu “keskin virajda”, içindeki “Hayat sadece bu yaşadıklarımızdan mı ibaret?” sorusunun peşine düşen Sağra; bugün bu arayışını Kioo Retreat Center’da öğretmenlik yaparak ve kadim metinleri Sanskritçe kaynağından inceleyerek sürdürüyor.
Mahabharata serisiyle kadim arketipleri bugünün insanına tercüme eden ve yogayı insanın “kullanım kılavuzu” olarak gören Sağra ile; kimliklerimizden nasıl özgürleşebileceğimizi, zihnin yarattığı bariyerleri ve “bir” olma halini konuştuk.
Sizi, “ne olduğumuzu anlamak için önce ne olmadığımıza bakmaya” davet eden, içsel bir dönüşümün kapılarını aralayan bu ilham verici sohbetle baş başa bırakıyorum.
1- Serra Sağra deyinde dijital mecralarda Cağaloğlu Anadolu Lisesi mezunu, San Francisco’da MBA yapmış, kurumsal dünyadan geçip disiplinle yoğrulmuş bir ‘yogi’ ve ‘yazar’ portresiyle karşılaşıyoruz. Ancak siz, gerçek özgürlüğün insanın kendi yarattığı karakterden sıyrılıp ‘kendisi olması’ olduğunu ifade ediyorsunuz. Uplifers okuyucuları için; tüm bu unvanların, başarı etiketlerinin ve dijital kimliğinizin ötesinde, o en yalın ve etiketsiz Serra Sağra’yı nasıl tarif edersiniz?
İnsanın yaşamda gösterdiği en kıymetli çabanın kendi özgürlüğü için gösterdiği çaba olduğuna inanıyorum. Çünkü farkında olmadan kendimizi yarattığımız karakterlerle tanımlıyoruz. Öyle ki “Sen kimsin?” diye sorulduğunda yaptığımız işleri anlatmaya başlıyoruz. Kim olduğumuzu ararken önce, kendimizi sandığımız bu kimlikler olmadığımızı fark ettiğimiz bir süreçten geçiyoruz. Ardından konu, herhangi bir rolün içindeyken bile kendi gerçeğinde kalabilme pratiğine dönüşüyor.
Hayatımın bu noktasında en yalın halim; nerede olursam olayım, hangi kimliğin içinde bulunursam bulunayım, kendime tanıklık ettiğim ve kendi gerçeğimle kaldığım yer. Beklentilere göre değil, içimden geldiği gibi yaşadığım; hayata karşı merakımı ve heyecanımı korurken aynı zamanda sessiz kalabildiğim, kendi içimde olabildiğim anlardan beslenen bir haldeyim.
2- San Francisco’da yüksek lisans yapmış ve halkla ilişkiler eğitimi almış birinin, bu “modern başarı” rotasından çıkıp bir yogi olarak brahmacharya tarzına geçişi oldukça keskin bir viraj, bu iki uç dünya arasındaki dengeyi kurarken, San Francisco’da aradığınız o “konfor alanından çıkma” cesareti, 12 yıllık usta-çırak yolculuğunuzda nasıl bir forma dönüştü?
“Keskin viraj” çok doğru bir tanımlama; fakat insanın hayatındaki bu virajlar aslında o dönüşten çok önce başlıyor. En azından benim hayatımda böyle oldu. Kendi içimde bir arayış ve merak hali çoktan başlamıştı. Başlangıçta bu, heyecanlı bir keşif duygusundan ziyade hayattan tam olarak keyif alamama, sanki hep aynı şeyi tekrar ediyormuşum gibi hissetme haliydi. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi ama içsel olarak eksik bir şey vardı.
Ne mutlu ki bu sıkışıklık hali beni şu soruya götürdü: “Hayat bu yaşadıklarımızdan mı ibaret, yoksa bunun ötesinde bir şey var mı?” Bu sorunun peşinden gitmek, insanı kendisine götüren yolu açıyor. Benim için usta-çırak ilişkisi de tam olarak bu sorunun içinden doğdu. Böyle bir ilişki, zihnin tutunduğu kalıpları görmeyi ve insanın “ben” dediği şeylerin ne kadarının öğrenilmiş olduğunu fark etmeyi sağlıyor.
Elbette insanın hayatı boyunca tutunduğu şeyleri bırakması her zaman kolay, hafif ya da eğlenceli olmuyor. Ama içindeki dönüşümü gördükçe insan, kendisine doğru giden bu yolu daha sağlam ve bilinçli adımlarla yürümeye başlıyor. Bugün geriye dönüp baktığımda, konfor alanından çıkmak için atılan tek bir cesur adımın insanı kendi gerçeğine taşıyacak kocaman bir yolun başlangıcı olduğunu görüyorum. İnsan güvende hissetmek için yolun tamamını görmek istese de aslında o yol ancak ilk adım atıldıktan sonra görünür hale geliyor.

3- Hayatınız boyunca hissettiğiniz “bunun ötesinde bir şey olmalı” duygusunun, bugün Kioo Retreat Center’daki öğretmenlik hayatınızda tam olarak hangi deneyimle karşılık bulduğunu düşünüyorsunuz?
Kioo Retreat Center’da öğretmenlik yaparken bu sorunun karşılığını en çok, insanların kendileriyle ilk defa gerçekten karşılaştıkları anlarda görüyorum. Bazen bir öğrencinin daha önce yapamadığını düşündüğü bir pozu yaptığında yaşadığı sevinçte… Bu sevinç yalnızca “yapabilmekten” değil, kendisini sandığından çok daha fazlası olduğunu fark etmesinden doğuyor. Bazen duyduğu tek bir cümleyle, içinde uzun zamandır adını koyamadığı bir konunun çözülmesinin yüzünde belirdiği o anlarda. Bazen de tek başına kalıp kendine tanıklık eden bir öğrencinin sessiz varlığında.
Benim için o eski sorunun bugünkü karşılığı tam olarak bu: İnsanın, kendisiyle temas edebildiği bir alanın gerçekten mümkün olduğunu görmek.
Kioo Retreat Center’da öğretmenlik yapmak, bir şey öğretmekten çok böyle bir alanın kurulmasına hizmet etmek gibi. Çünkü “ötesinde bir şey” dediğimiz şey çoğu zaman çok uzaklarda değil; tam tersine, insanın kendi içindeki sessiz ve dürüst alanla temas edebildiği anlarda ortaya çıkıyor. O anlara tanıklık etmek, yıllar önce içimde beliren o sorunun hala canlı ve anlamlı olduğunu bana her gün yeniden hatırlatıyor.
4- Bir röportajınızda insanların kadim bilgileri “artık geçerliliği olmayan eski bir şey” gibi görmesinden bahsediyorsunuz. Sizce modern insanın, Mahabharata’daki karakterlerin kendi içindeki yansımalarını görememesinin önündeki en büyük zihinsel bariyer nedir?
Modern insanın önündeki en büyük zihinsel bariyer, kendisinin gerçekten değişebileceğine ve bu değişimi yalnızca kendisinin gerçekleştirebileceğine ihtimal vermemesi. Bu nedenle okuduğu ya da dinlediği hikayeler, birer yol gösterici olmaktan çok yalnızca “hikaye” olarak kalıyor. Oysa yoga felsefesinin ve kadim metinlerin her anlatısı, insanın kendisine nasıl ulaşabileceğine dair bir işaret taşıyor.
Mahabharata’daki karakterleri kendi içimizde göremememizin sebebi de bu. Zihin, alıştığı kalıplara tutunmayı tercih ediyor. Eski alışkanlıklar güçlü olduğu için, metinlerin işaret ettiği dönüşüm ihtimali çoğu zaman uygulanamaz ya da uzak geliyor. Örneğin kişi meditasyon pratiğini hayatını sokmaya çalıştığında, zihnin eski eğilimleri kuvvetliyken kolayca sürdürülebilir olmuyor. Bu yüzden insan, hikayeyi kendisiyle ilişkilendirmek yerine dışarıdan izlemeyi seçiyor.
Oysa kadim metinler, insanın kendisini görmesi için sürekli bir çaba gerektiğini hatırlatır. Mahabharata’daki karakterler de bu anlamda uzak figürler değil; insanın kendi içinde tanımaya cesaret edebildiği haller. Zihnin “ben zaten böyleyim” dediği yerin ötesine bakabildiğimizde, bu hikayeler yeniden yaşayan ve dönüştüren birer rehbere dönüşüyor.
5- Çetin Çetintaş ile 2010 yılında kurduğunuz bir hayalin, bugün 43 dönümlük Kioo Retreat Center olarak somutlaşması tarif edilemez bir duygu olmalı,. Bu merkezde öğretmenlik yaparken, oradaki “birlik halinin” Türkiye’deki yoga algısının geleceğine nasıl bir yön vereceğini öngörüyorsunuz?
Birçok bilgiyi paylaşıyoruz; ancak anlatılanların gerçekten deneyimlendiği bir alana tanıklık etmek ve bunun bir parçası olmak insan için çok dönüştürücü oluyor. Kioo Retreat Center’a gelen, birbirini tanıyan ya da tanımayan insanlar, kısa sürede bu birlik halinde var olabildiklerini fark ettiklerinde hem mutlu oluyor hem de şaşırıyorlar. Günlük hayatın içinde insan çoğu zaman kendini koruma ihtiyacıyla bir kimlikten diğerine geçiyor ve öğrenilmiş bir refleksle bir arada olmayı değil, ayrıştırmayı seçebiliyor. Kioo’da ise kişi, olduğu haliyle yargılanmadan ve kabul görerek var olabildiğinde, kendi içindeki sevgi ve anlayış halini yeniden hatırlıyor; ayrılmayı değil bir arada olmayı seçebileceğini deneyimliyor.
Zaten yoga, kelime anlamıyla “birlik” ve “bütünlük” demek. Kişinin kendisini anlaması, var olan her şeyle kurduğu bağı da dönüştürerek yaşamında anlayışı ortaya çıkarıyor. Kioo’daki bu birlik halinin, özellikle bugün çok ihtiyaç duyduğumuz bir şeyi hatırlattığına inanıyorum: Farklı olsak da aynı dünyayı paylaşan insanlar olarak birbirimizi anlayabiliriz. Zihnin yarattığı ayrımlar geride kaldığında kalp birliği seçiyor; birlik hali hatırlandığında da insanın temel yönelimi zaten oraya doğru oluyor.
6- Peki, teknolojinin ve hızın bu kadar baskın olduğu bir gelecekte, insanın kendi içine dönme çabasının “popüler bir trend” olmaktan çıkıp “kalıcı bir yaşam biçimi” haline gelmesi için bireyin atması gereken en kritik adım nedir? Gelecekte yoganın kalıcı bir yaşam biçimi haline geleceğini düşünüyor musunuz?
Yoga, insanın kullanım kılavuzu. İnsana bedenini, nefesini ve zihnini nasıl kullanacağını öğretiyıor. Bu kadar kıymetli bir enstrümanı kullanabildiği ölçüde kullanmak, insanın hayat kalitesini doğrudan etkiliyor. Bu yüzden yoganın kalıcı bir yaşam biçimi olup olmayacağından çok, herkesin ondan kendi hayatına değecek kadar faydalanabilmesi dilerim.
Modern dünyada hız ve teknoloji hayatın merkezinde olmaya devam edecek; ancak insanın kendiyle temas kurma ihtiyacı bundan bağımsız. Bu nedenle kişinin gün içinde kendisiyle temas edebileceği alanlar yaratması çok kıymetli. Bunlar, uzun ve yoğun pratikler olmak zorunda değil; bazen birkaç dakikalık farkındalık, nefese dönmek ya da bedeni dinlemek bile zamanla doğal bir alışkanlığa dönüşebiliyor. İnsan kendisiyle düzenli temas kurdukça, yoga da hayatın içinde kendiliğinden yerini buluyor.

7- İlk kitabınızda Patanjali üzerinden “ne olduğumuzu anlamak için ne olmadığımıza bakmamız gerektiğini” vurguladınız. Kendi hayatınızda “Serra Sağra şudur” dediğiniz hangi etiketlerden vazgeçmek sizi gerçek özgürlüğünüze en çok yaklaştırdı?
Yoga pratiğinden bahsettiğimizde aslında pratik, “ben” dediğimiz şeylere tutunmayı yavaş yavaş bırakma süreci. Ancak zihin çok katmanlı bir yapı; bir şeyi bıraktığınızı düşündüğünüz anda bile başka bir şeye tutunabiliyor. Bu yüzden pratik derinleştikçe, zihne daha keskin bir yerden bakmak ve hâlâ tutunduğunuz yerleri fark etmek gerekiyor.
Hayatımın farklı dönemlerinde kendimi tanımladığım birçok etiket oldu: yanlış yapma, güçlü ol, doğru kararlar ver… Bunların bir kısmı dış dünyadan gelen beklentilerdi, bir kısmı da kendimi güvende hissetmek için sahiplendiğim kimliklerdi. Geriye dönüp baktığımda beni en çok özgürleştiren şeyin, beklentilere göre yaşamamak ve herkes tarafından doğru anlaşılmayı beklememek olduğunu görüyorum. İnsan çoğu zaman onay aldığında ya da kendini doğru ifade edebildiğinde güvende hissediyor. Oysa ne yaparsak yapalım, herkes bizi kendi zihninin filtresinden algılıyor; nasıl görmek ve duymak istiyorsa öyle görüyor ve duyuyor.
Bu yüzden başkalarının bizim hakkımızdaki düşüncelerinden çok, bizim kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz üzerinde çalışmamız gerekiyor. Kişi kendini her haliyle görmeye ve buna cesaret etmeye başladığında, süreç aslında sadeleşiyor. Çünkü bizimle ilgili her şey bizim içimizde ve dönüşüm de orada başlıyor. Dışarıda karşılaştığımız her durum, içeride olanı görmemiz için bir ayna gibi. Konuları dışarıda çözmeye çalışmak yerine içeride görmeye başladığımızda, gerçek özgürlük de yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
8- Paylaşımlarınızla insanların zihnindeki karanlığı ortadan kaldırmaya yardımcı olmayı hedefliyorsunuz. Kendi karanlık dönemlerinizde, öğrendiğiniz bunca bilgi arasında size en hızlı “ışık” olan o tek bir öğreti ya da sutralık cümle hangisiydi?
Hiçbir çaba karşılıksız kalmaz…
9- Son olarak Uplifers okuyuculara ne söylemek istersiniz?
İnsan çoğu zaman kendi kıymetinin yaptıklarından ve başardıklarından geldiğini düşünüyor. Oysa insan, varoluşu itibarıyla zaten başlı başına kıymetli. Bu dünyadaki yolculuğumuzun amacı, yaşadıklarımız aracılığıyla değerli biri haline gelmekten çok, deneyimlerimiz sayesinde kim ve ne olmadığımızı fark ederek kendi gerçeğimizi hatırlamak. Kişi bunu hatırladıkça hem kendisiyle hem de hayatla kurduğu ilişki daha sade, daha dürüst ve daha özgür bir hale geliyor. Uplifers okuyucularına da hayatın her anında kendi kıymetlerinin farkında olmalarını dilerim…
İlginizi çekebilir: Ankara’nın gri sokaklarından rock devrimine: Batu Akdeniz