Kaybettiğin sesini yollarda bulmak: Şamanla konuşma

Delirdin mi sen?” diye konuşuyordu aklım benimle. “Bu karşındaki adamın seni yönlendirmek için yeterli donanımı olduğunu nereden biliyorsun?

Adam” diye bahsettiği Amazon Ormanları’nda bizi misafir eden Machuguenga kabilesinin şamanıydı. Onun karşısında oturmuş bana anlattıklarını İngilizceye çeviren kişiyi şaşkın bakışlarla dinliyordum.

Rasyonel aklın izinde bir eğitim aldın. Şimdi bu spiritüel zırvalarla gerçekliğini mi bulandıracaksın?

Kavga var, direniş var! Aklımla ruhum saç saça, baş başa. Derin bir nefes aldım. Hangisine inanmalı? Korkuyordum. Bugüne kadar gerçek ve doğru diye tanımladıklarım sarsılırsa onların yerine ne koyacağımı bilmediğim için fena halde korkuyordum.

Peki akıl bugüne kadar tüm sorularına cevap verdi mi? Hayır! Verseydi, burada işin ne? Seni şaşkın! İstanbul’daki işinde çalışmaya devam eder, ev taksidine girerdin” diye karşı çıkıyordu ruhum. “Şimdi sor kendine… Neden buradasın? Seni buraya getiren o açlığın tam kalbine in. Cevap orada gizli.

Derken aklım bastırıyordu, “Evet neden buradasın? Çok saçma. Hemen toplan ve uzaklaş. Burası bana hiç güven vermedi.

Ben bir oraya bir buraya çekiştirilirken şamanın aniden elimi tutmasıyla irkildim. Bu temasla birlikte aramızda kopmaz bir bağ kurulmuş gibi hissettim. Elimde olmadan gözlerine baktım. O sırada bana aynı anda bu gezegenin en yaşlı ve en genç gözleriyle baktı. Ağzından bir söz çıkmasa da sanki zihnimin içinde benimle konuşuyordu.

Gör…” dedi. “Ne olabileceğini gör.

Aniden gözümün önünde bir görüntü canlandı. Göz kenarlarımda kırışıklıklar, üzerimde hiç giymeyeceğimi düşündüğüm tonda pembe bir tişört, gözlerimde kendimde görmeye hiç alışık olmadığım bir huzur, önümde bir kitap vardı. Yıllardır yazmayı ertelediğim çocuk romanım bitmiş, serinin üçüncü kitabını yazmışım. Yine bu hayali görüntünün içinde ileride oynayan ufak bir oğlan çocuğu gördüm. “Anneee!” diye seslendi. Bana mı dedin? Nasıl yani? Anlam veremedim. Ama içime tarifsiz bir huzur yayıldı ve derin derin nefes aldım.

Bir çocuk yapma fikrine o güne kadar pek sıcak bakmamıştım. Ama o an sanki tüm evrenin gerçeğini izlediğim bir ayna gibi bana bakan bu yerlinin gözlerinde bambaşka bir gerçekle yüzleşmiştim. Galiba ben bir çocuğum olmasını içten içe o kadar istemiş ve aynı anda bundan o kadar korkmuştum ki bunu kendimden bile gizlemiştim. Çünkü birine bu kadar bağlanmak ve onu kaybetme korkusu yaşamak derinlerde bir yerde çok ağır geliyordu.

Peki ya kitap? Onu bitirip okurla buluşturmayı o kadar çok istiyor ve bunun gerçekleşmemesinden öylesine korkuyordum ki bir türlü hikayeye devam edemiyordum. “Bu dünya soğuyacak” dedi şamanın gözleri. Ormanın ortasında bir yerli benimle Nazım’ın dizeleriyle konuşuyordu sanki. Haklıydı. Bir an için buradaydık. Göz açıp kapayana kadar… Ve bu dünya soğumadan bizim bedenlerimiz soğuyacaktı zaten. Bu durumda, çok istediklerimizle çok korktuklarımızın kesişim kümesinde yer alan onca istek ve hayalse gerçekleşmeden kalacaktı, öyle mi?

O günden sonra Kutsal Vadi’deki her gün evimizin balkonunda kitabı tamamlamak için çalıştım. Karşımda bana cesaret veren And Dağları… 

 

Hep buradaydık ve daima burada kalacağız. Ya sen ufaklık?” der gibi bakıp bana küçüklüğümü ve ölümlülüğümü hatırlatıyorlardı. Bu sırada, yazdığım her gün mavi bir sinek kuşu hiç aksatmadan beni ziyarete geldi. İyice yaklaşıp kanatlarını çırpıyor, sonra uçup gidiyordu. Günün birinde kitap bitti, bizim kuş o günden sonra bir daha hiç gelmedi. Aklım şaşkın, ruhum neşeliydi.

Yine de akıl bu. Susar mı kolay kolay? Reddedilmekten ölesiye korkarak titrek ellerle roman dosyamı yayınevleriyle paylaştım. Birkaç ay çıt çıkmadı. Sonra birkaç ret ve art arda üç olumlu yanıt!

 

En büyük korkum olan başarısız olma korkusunu, hareket etmemin önündeki en büyük engeli alt etmiş olabilir miydim?

  

Kitap yayına hazırlanmaya başladığı sırada psikolojik olduğunu düşündüğüm bulantılarım başladı. Derken, yakın arkadaşlarımdan birinin ısrarıyla bir gebelik testi yaptım. Sonuç pozitifti. Bu haberi, büyük bir şaşkınlıkla kucakladım. En büyük korkularımdan bir başkasının içinden geçme zamanım gelmişti galiba.

  

Şimdi aradan aylar geçti, şu an oğlum karnımda gerçek dünyaya hazırlık çalışmaları yapıyor. Sol kroşe, sağ kroşe ve çeşitli taklalar… En azından benim hissedebildiklerim bunlar. Kitabım “Zem Sesini Arıyor” geçen hafta okurla buluştu. Artık pembe tişörtlere daha ılımlı yaklaşıyorum.

Peki siz? Karşınızda ayna olan gözlerde hangi korkuları ve olasılıkları görüyorsunuz?

Kitabım, “Zem Sesini Arıyor”u merak ettiyseniz ona buradan ulaşabilirsiniz. 

Hikayemi merak ettiyseniz buradayım.

Görsel Tasarım: Hande Çınar

İlginizi çekebilir: Şimdiye kök salmanın yolu: Dinleyin… Tilki size ne söylüyor?

Bengisu Gencay Yazar
Güney Amerika’da “başka türlü” bir hayat arayan dijital göçebe. Gezi yazıları ve öyküleri bugüne dek çeşitli dergilerde ve dijital platformlarda yayınlandı. 2004 yılından beri ... Devam