Karanlıktan korkmalı mıyız: Gerçeği sadece zihinle değil, kalple de kucaklamak

Eckhart Tolle’nin de söylediği gibi zihin her zaman anlamak istiyor, hatta anlamak yetmiyor, sonuçlara ulaşmayı ve çevresinde olan biteni kavramsallaştırmayı arzuluyor. Yaklaşık altı yüzyıldır dünyaya, uzaya, insana, mikroorganizmalara ve daha birçok konuya dair bildiklerimiz muazzam derecede arttı. Sanki bilim karanlıkta olan, gizlenmiş veya gizemli kalmayı seçmiş birçok alana ışık tutmuş oldu. Fakat sanırım hala karanlıkta bekleyen gerçeklerle dolu bir dünyada yaşadığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela çoğu kişi “Ben kimim?” sorusunun cevabını arıyor, değil mi?

Osho’nun Karanlığa Aşık Olmak kitabını okurken de karanlık ve ışık kavramlarını farklı bir açıdan değerlendirme imkanı buldum. Normalde “Tüm karanlığı aydınlatmalıyız” gibi bir algım olduğunu fark ettim. Karanlığı sanki negatif bir kavrammış gibi algıladığımı gördüm. Karanlığı ve aydınlığı sadece birer sembol olarak düşündüğümde aşağıdaki cümleler beni derinden etkiledi…

Karanlık, derin bir uykuda dinlenmedir. Işık, hayatın derinliklerinde sürekli bir harekettir. Işık harekettir. Karanlık hareket değildir; o uykudur, yutan ve yok olandır.

Hayat anlık bir bakıştır. Fakat hayatın yokluğu ebedidir. Bu ebedilikte bazen anlık olarak hayat görülür ve sonra yeniden kaybolur. Açığa çıkan anlık olarak ortaya çıkıp kaybolurken, açığa çıkmayan uzun vadelidir.

Ve bu noktadan bakınca neredeyse tüm spiritüel öğretilerin neden zihni aşmayı öğütlediğini tekrar anladım. Çünkü sınırları olan bir zihinle sınırları olmayan gerçeklikleri anlamak için tek yolumuz, o engin gerçekliğin parçalarını alıp sınırlandırmak oluyor. Sanırım bu yüzden kendini bilme hali tam olarak kelimelere dökülmüyor, okunanlar okuyucu tarafından tam olarak sindirilemiyor. Bu yüzden kendi yolumuzda yürümek, kendi hikayemizi kucaklamak çok kıymetli. Yoga yolunda sevdiğim bir yaklaşım var. Deniliyor ki “Aydınlanman için sana gerekli olan her şey zaten hayatında var; başka yerlere bakmana ve onu başka yerlerde aramana gerek yok.

Osho da bu kitapta aramayı bırakmayı söylüyor. “Parayı, aşkı, mevkiyi veya Tanrı’yı aramanın arasında bir fark yok” diyor. Çünkü arayan zihin oldukça, o döngüye dışarıdan bakmanın, bütünü kavramanın imkanı yoktur. “Arayışta olan kişi, huzursuzluğa mahkumdur” diye ekliyor. Osho’nun kitaplarını okumayı ayrıca seviyorum, çünkü hem kavramlarla hem de hikayelerle anlatıyor ve bu yaklaşım benim de okuduklarımı sindirmeme yardımcı oluyor. Belki kalbine dokunur diye sevdiğim hikayelerden birini seninle de paylaşmak istiyorum.

Japonya’da bir imparator bir manastırı ziyaret etmiş ve bir sürü keşişin yaşadığı bu manastırı ona gezdirmişler. Tüm odaları, banyoları, spor salonunu ve çalışma alanlarını göstermişler. İmparatorsa sinirlenmeye başlamış ve onu gezdiren keşişe “Bana hiçbir faydası olmayan her yeri gösterdiniz, asıl şu büyük binada ne yapıyorsunuz, onu merak ediyorum” diye sorunca keşiş duymazdan gelmiş ve hiç cevap vermemiş. Artık ahır gibi imparatorun hiç ilgisini çekmeyecek yerlere geldiklerindeyse imparator öfkelenmiş ve “Sığırları nerede tuttuğunuz hiç umrumda değil. Buraya şu binayı ve orada ne yaptığınızı görmeye geldim” deyince keşiş, “Yanlış bir soru soruyorsunuz. Eğer size cevap verirsem yanlış bir cevap olmaya mahkum olacak, çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar verilemez” demiş. İmparator neyi yanlış sorduğunu anlamamış, sadece o binada ne yaptıklarını merak ediyormuş. Keşiş “Bu sorunuza sessiz kaldım, çünkü siz sadece yapmanın dilinden anlıyorsunuz. Bu yüzden size keşişlerin nerede banyo yaptıklarını, nerede çalışıp nerede yemek yediklerini gösterdim. O bina bizim meditasyon salonumuz, orada hiçbir şey yapmayız. Yalnızca varlığımızın içinde dinleniriz. Hiçbir şey yapmamak, sadece var olmak” diye cevap vermiş.

Bu hikayeye bakınca yapmayı, bilmeyi ışığa; tüm halleri kabul ederek ve gözlemleyerek “hiçbir şey yapmamayı” da karanlığa benzetmek mümkün diye düşündüm, ne dersin? Gerçekten her şeyi anlamamız gerekli mi, yoksa deneyimlemek de kafi mi? Her yeri aydınlatınca o teklik hali mi bizi daha çok besler, yoksa ikiliklerin zenginliği mi? Bilinmeyeni, öngörülmeyeni, belirsizliği kabul etmek zorlayıcı olsa da ona başka bir yerden bakmanın imkanı var mı?

Tabii ki biz Hint kültürüyle yetişmedik, o yüzden teslimiyet gibi kimi kavramları içselleştirmek bize biraz yabancı gelebiliyor. Hindistan ziyaretimin ilk birkaç haftasını aslında oldukça güvenli sayılabilecek Auroville’de geçirdim. Ama her gece köyün içinden kaldığım yere motosikletle dönerken o toprak yolda hiçbir ışık olmadığı için çok korkuyordum ve bu korkumdan oradakilere bahsettim. “Tam olarak neden korkuyorsun?” diye sordularında “Sanki karanlıktan bir şey çıkacak, beni motosikletten düşürecek ve bana zarar verecek gibi geliyor” demiştim.

Hissim gerçekten böyleydi, çünkü bana bilerek veya bilmeyerek küçüklüğümden beri karanlıktan korkmam öğretilmişti. Onlar da bu cevabımı anlayışla karşıladılar ve “Karanlık sadece ışığın olmama hali, sanki sadece ışıktan sıyrılmış gibi düşünsen acaba korkun değişir mi?” diye sordular. Benzer bir anlatımı Osho bu kitapta da kullanmış: “Karanlıkla ilgili hiçbir şey yapamazsın, yaptığın her şey ışıkla ilgili olacak. Eğer ‘Lütfen bu odaya biraz karanlık getirebilir misin?’ desem karanlığı getiremezsiniz ancak ışığı söndürür veya perdeleri kapatabilirsiniz. Bazı şeylerin ışıkta görülmesi ve yıldızlar gibi birkaç şeyin ışıkta görülmemesi de çok ilginçtir” diye anlatmış. Anladığım kadarıyla karanlık hep var, ışık da bir var oluyor, sonra kayboluyor. Sanki gündüz ve gece gibi bir döngüdeler ve kendilerince bir dengedeler.

Bir bitki topraktan besin alır ve onu bir çiçeğe dönüştürür. Toprak çiçeğe nasıl dönüşür, bu dönüşüm tam olarak nerede gerçekleşir? Bu hala bir gizemdir. Ve bunların hepsi karanlıkta olur, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz yerde. Bitkiyi parçalayıp inceleyebilirsin fakat bu toprağın nasıl çiçeğe dönüştüğünü anlamana yardımcı olmaz.

Yemek yediğimizde yiyeceklerin hangi noktada kana, iliğe ve kasa dönüştüğünü kimse bilmez. Bu ne kadar inanılmaz bir işlevdir; bir parça ekmek yersin ve bunun bir kısmı kemiklerini besler, bir kısmı saç olur, bir kısmı göz olur ve bir kısmı iliğe dönüşür. Hepsi aynı ekmekten besin alır. Tüm bunlar nerede olur?

Bunların hepsi mutlak karanlıkta, usulca ve mutlak bir sessizlikte gerçekleşir.

Ve bu kitaptan aldığım ilhamla sana sormak istediğim bir soru var: Hem ışığı hem de karanlığı kapsamak, gerçeği sadece zihinle değil, kalple de kucaklamak sende nasıl yankılanıyor?

Kitabı buradan inceleyebilir, paylaşmak istediklerin için de bana Instagram hesabımdan ulaşabilirsin.

İlginizi çekebilir: Parçaların bütün ile ilişkisini görebiliyor musunuz: Kameramız hem yakın, hem uzak çekim yapmalı

Seza Aslanbaş
ODTÜ Siyaset Bilimi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olduktan sonra 7 yıl kurumsal şirketlerde satış planlama ve pazarlama departmanlarında çalıştım. 2013 yılında dışarıdan her şey ... Devam