Kadın sağlığı ve görünmeyen ihtiyaçlar bölüm II: Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman ile sohbet

Kadın sağlığı, iş yaşamında yalnızca bireysel bir mesele değil; çalışma koşullarından liderlik yaklaşımlarına, kurumsal kültürden çalışanların iyi oluşuna uzanan bir konu. Özellikle menstrüel döngü, endometriozis ve kronik ağrı gibi çoğu zaman görünmeyen deneyimler, kadınların çalışma hayatında karşılaştıkları güçlükleri daha da derinleştirebiliyor.

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin bu ikinci bölümünde; kadın sağlığı odaklı kültür dönüşümünü, kapsayıcı ve şefkatli liderliğin çalışma yaşamındaki karşılığını ve yeni kitabı Döngü: Kadının Ritmi, Farkındalık ve Şefkatle Yaşam üzerinden beden farkındalığına yaklaşımını konuşuyoruz.

– Çalışmalarınızı ve araştırma alanlarınızı incelerken; özellikle bir kavram dikkatimi çekti: “Kadın sağlığı odaklı kültür dönüşümü”. Bu kavramın detaylarını bizlerle biraz daha derinlemesine  paylaşmanızı rica edeceğim. Sizin tanımladığınız 3 boyut olarak “farkındalık çalışmalarını, liderlik  davranışlarını ve kurumsal süreçleri” bir bütün olarak ele alan, kadın çalışanların kendilerini  desteklenmiş hissedecekleri psikolojik güvenlik ortamını yaratan bir dönüşüm sürecini temel alıyor sanıyorum.  

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman: Evet, benim bu kavramla anlatmak istediğim, kadın sağlığının kurumun gündelik işleyişinde bir karşılığının olması. İnsanların nasıl konuştuğuna, yöneticilerin nasıl karar verdiğine ve kuralların nasıl uygulandığına birlikte bakıyorum. Çünkü çalışan açısından bunlar  birbirinden ayrı deneyimler değil. Bir eğitimde duyduğu mesajın, desteğe ihtiyaç duyduğu gün de geçerli  olduğunu görebilmesi gerekiyor. 

İlk boyut farkındalık. Menstrüel sağlık, endometriozis, menopoz veya doğurganlık tedavileri hakkında bilgi sahibi olmak, bazı ihtiyaçları anlamayı kolaylaştırıyor. Burada özellikle herkesin deneyiminin farklı olabileceğini konuşmayı önemsiyorum. Bir kişinin kendi regl dönemini rahat geçiriyor olması, başka birinin yaşadığı ağrıyı değerlendirmek için ölçü olamaz. Farkındalık çalışmaları, bu tür varsayımları da sorgulamamıza yardımcı olmalı. 

İkinci boyut liderlik davranışları. Bir çalışan sağlık ihtiyacını dile getirdiğinde yöneticisinin verdiği ilk tepki çok belirleyici olabiliyor. Dinliyor mu, küçümsüyor mu, gereğinden fazla kişisel bilgi mi istiyor? Çalışanla birlikte uygulanabilir bir destek mi arıyor? Psikolojik güveni ben burada çok somut bir yerden ele alıyorum: Kişi, ihtiyacını söylediği için mesleki yeterliliğinin veya işine bağlılığının sorgulanmayacağına güvenebiliyor mu? Mahremiyetini koruyarak destek isteyebiliyor mu? Güvenli bir ortam, herkesin sağlık  hikâyesini paylaşmasını gerektirmiyor. 

Üçüncü boyut kurumsal süreçler. Yöneticinin anlayışlı yaklaşımını destekleyecek bir düzen de gerekiyor.  İzin, iş yükü, performans değerlendirmesi ve kariyer gelişimiyle ilgili kurallar, sunulan desteğin kullanılmasına alan açmalı. Örneğin bir kurum esnekliği teşvik ederken, bu imkânı kullanan çalışanları  önemli projelerde daha az tercih ediyorsa, çalışan o çelişkiyi çok hızlı fark ediyor. Desteğin yöneticiden yöneticiye değişmesi de güveni zayıflatabiliyor. 

– Kadın çalışanların iş gücüne dahiliyetleri kadar aynı zamanda çalışma ortamlarında iyi  oluş halinin desteklenmesi ve istihdamda tutundurulmaları da oldukça mühim. Peki bu noktada  yöneticilere nasıl bir rol düşüyor? “Kapsayıcı liderlik” günümüz iş dünyasında oldukça popüler bir kavram ancak yeni nesil liderler gerçekten teoride benimsenen bu kavramı yeterince içselleştirebiliyorlar mı ve pratikte uygulamalara yansımasını görebiliyor muyuz? Çalışanları ya da ekipleri ile hassasiyet içeren sağlık konularının ele alınması noktasında destekleyici, güven veren, çalışan ile empati ve bağ kuran, “şefkatli liderlik” örneğini sergileyebilmeleri adına yöneticilere ne tür tavsiyelerde bulunursunuz?  

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman: Kapsayıcı liderliğin ne kadar içselleştirildiğini, bir yöneticinin günlük kararlarında görebileceğimizi düşünüyorum. Yeni nesil liderler için de ölçüt bu. Çalışan esnekliğe ihtiyaç duyduğunda, ekipte iş dağılımı yapılırken veya bir terfi kararı verilirken bu yaklaşımın karşılığını aramak gerekiyor. Sağlık ihtiyacını dile getiren bir çalışan, sonrasında da gelişim fırsatlarına erişebiliyor mu? 

Yöneticinin ilk tepkisi çok önemli. Çalışan hassas bir sağlık konusunu açtığında, o görüşmeden nasıl çıktığını uzun süre hatırlayabiliyor. Dinlenmiş mi hissediyor, sorgulanmış mı? İhtiyacını söylemiş olmaktan rahatlıyor mu, pişman mı oluyor? Sonraki sefer destek isteyip istemeyeceğini de bu deneyim  etkileyebiliyor. 

Ben yöneticilere önce anlamaya çalışmalarını öneriyorum. Hemen çözüm bulmaları veya sağlık durumunun bütün ayrıntılarını öğrenmeleri gerekmiyor. “İşinin hangi kısmında zorlanıyorsun?” ve “Şu  anda neyi değiştirirsek yardımcı olur?” gibi sorular konuşmayı kolaylaştırabilir. Hangi bilgilerin kimlerle ve hangi amaçla paylaşılacağını da çalışanla açıkça konuşmak gerekiyor. 

Kendi deneyimimiz üzerinden hüküm vermemek de önemli. Aynı tanıyı almış iki kişinin ihtiyaçları çok  farklı olabilir. Birinin çalışmaya devam edebilmesi, diğerinin ağrısını veya yorgunluğunu geçersiz kılmaz. Yönetici, çalışanın anlattığını ciddiye almalı, kendi bilgisinin sınırlarını bilmeli ve gerektiğinde uygun  desteğe ulaşmasını kolaylaştırmalı. 

Şefkatli liderlik benim için verilen sözün takip edilmesini de içeriyor. Çalışma saatini değiştirmeye karar verdiyseniz bunun uygulanmasını sağlamanız, bir süre sonra işe yarayıp yaramadığını sormanız  gerekiyor. Çalışanın sağlık durumunu açıklamadan ekipteki iş dağılımını yönetebilmek de bu  sorumluluğun parçası. Kurumun da yöneticilere bu kararları alabilecekleri yetkiyi, rehberliği ve  kaynakları sunması gerekiyor. Örneğin, çalışanı desteklemeye çalışırken onun adına kariyer kararı  vermemeliyiz. “Zaten zorlanıyor, bu projeyi ona vermeyelim” yaklaşımı iyi niyetli görünse de kişinin  önünü kapatabilir. Hangi sorumluluğu almak istediğini ve bunu hangi desteklerle sürdürebileceğini  kendisine sormak gerekiyor. İnsanların ihtiyaçlarını söyleyebilmesi kadar, söyledikten sonra kendilerine  duyulan güvenin devam etmesi de önemli. 

– Meltem Hocam, kadınların iş yaşamındaki mevcudiyetini, devamlılık oranlarını ve iş  performansı ile verimliliklerini etkileyen bir başka önemli konuya izninizle değinmek istiyorum: döngüsel  değişimler. Siz çalışmalarınızda özellikle âdet ağrıları, endometriozis ve diğer kronik hastalıkları gibi  kadın sağlığına yönelik önemli konuları çalışma yaşamına etkileri bağlamında araştırıyorsunuz. 

Menstrüel döngü farkındalığı alanında eğitimler de veriyorsunuz. Bu konuda, “Döngü: Kadının Ritmi, Farkındalık ve Şefkatle Yaşam” isimli yeni yayımlanan bir kitabınız da var. Çok tebrik ediyorum öncelikle, hayırlı uğurlu olsun. Sizi spesifik olarak bu bağlamda ve bu konuda çalışmaya ve araştırma yapmaya  iten gözlemleriniz nelerdi? Kadınların çalışma yaşamlarında deneyimledikleri zorlanmaların başında menstrüel döngü süreçlerinde yaşadıkları görünmeyen ve çoğunlukla anlaşılmayan fiziksel ve duygusal zorlukları “saklamak” zorunda kalmaları ya da açıkça dile getirememeleri; özellikle yoğun ağrı, migren  atakları ve yorgunlukla mücadele anlarında her zamanki performansın, devamlılığın sağlanmasının  beklendiği bir organizasyonel iklim söz konusu olduğunda, kadın çalışanlar için çalışma şartları daha da  zorlayıcı hale gelebiliyor. Yeni kitabınızla kadınlarda yaratmak istediğiniz farkındalığa dair bizlerle  paylaşmak istediğiniz ipuçlarını sizden duymak isterim.  

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman: Çok teşekkür ederim. Bu kitabın benim için kişisel bir tarafı da  var. Endometriozis yıllar boyunca gündelik hayatımı etkiledi. Ağrıyı kontrol edebilmek ve hayatıma  devam edebilmek için pek çok yol denedim. Zamanla, bütün bu çabanın içinde bedenime nasıl  yaklaştığımı da fark etmeye başladım. Sanki beni sürekli yarı yolda bırakan, düzeltmem gereken bir  şeymiş gibi görüyordum. Bu ilişki üzerine düşünmek, kitabın çıkış noktalarından biri oldu. 

Araştırmalarımda, eğitimlerde ve bana kendi hikâyelerini anlatan kadınlarda da benzer deneyimlerle  karşılaştım. Yaşadığımız belirtileri geçiştirebiliyor, ihtiyaçlarımızı erteleyebiliyor, ancak çok  zorlandığımızda kendimize dönüp bakabiliyoruz. Kadınlardan güçlü olmaları ve hayatın akışını  aksatmadan sürdürmeleri beklenirken, kendi bedenlerini anlamaları için yeterince alan açılmadığını  düşünüyorum. Kitapta öncelikle bu alanı açmak istedim. 

Bir başka çıkış noktam da kadın sağlığı konusunda sürekli karşılaştığımız önerilerdi. Yeni bir rutin, yeni bir yöntem, daha iyi hissetmek için yapmamız gereken başka bir şey… Bunların içinde insan, sağlığı  için yeterince çabalamadığını düşünmeye başlayabiliyor. Ben okurun kendi deneyimini merak  edebilmesini, başkasına iyi gelen her şeyi kendisine uygulamak zorunda hissetmemesini önemsiyorum. 

Ben bir tıp hekimi değilim; kadın sağlığı üzerine çalışan bir sosyal bilimciyim. Kitabı hazırlarken kendi  araştırmalarımdan, bilimsel literatürden ve uzman görüşlerinden yararlandım. Kadınların bedenleri, hormonları ve döngüleri hakkında temel bilgiler edinebilecekleri, sağlık okuryazarlıklarını destekleyen bir kaynak oluşturmak istedim. Bu bilgileri paylaşırken feminist bir pencereden de bakıyorum. Ağrımız hakkında bize neler söylendiğini, hangi sorumlulukları üstlenmemizin beklendiğini ve ihtiyaçlarımızı dile getirmenin neden bazen zor geldiğini de konuşuyorum. Çünkü bedenimizle kurduğumuz ilişki, içinde  yaşadığımız toplumsal koşullardan bağımsız değil. Döngü’de bu nedenle bedene ve hormonal  değişimlere ilişkin bilgileri, kadınların yaşam koşulları ve kendilerine yükledikleri beklentilerle birlikte ele alıyorum.  

Kitabı yazarken âdet gören kadınların yanında perimenopoz ve menopoz dönemindeki, kronik  hastalıklarla yaşayan veya bedenini yeniden tanımaya çalışan kadınları da düşündüm. Döngü  farkındalığını, herkesin belirli günlerde belirli şekilde hissetmesi gereken bir takvim olarak görmüyorum.  Kendi belirtilerimizi, enerjimizi, duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı tanımak için bir başlangıç olarak ele  alıyorum. Kitaptaki takip alanları, günlükler ve farkındalık pratikleri de buna eşlik ediyor. Umarım  okuyanların yaşadıklarını daha iyi anlamalarına, ihtiyaçlarını daha rahat ifade etmelerine ve kendilerine  biraz daha şefkatle yaklaşmalarına yardımcı olan, destekleyici bir rehber olur.

– Son olarak, mindfulness ve şefkat alanındaki yaklaşımınızı çalışmalarınıza nasıl entegre ettiğinizi de merak ediyorum. Kitabınız da sanıyorum bu yaklaşım temelinde şekillendi.  

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman: Evet, ben aynı zamanda bir mindfulness eğitmeniyim. Bireysel ve grup çalışmalarının yanı sıra şirketlerle de çalışanların iyi oluşu ve yöneticilerin daha farkındalıklı,  kapsayıcı bir yaklaşım geliştirmesi üzerine çalışıyorum. 

Mindfulness kavramını, o anda ne yaşadığımızı daha açık biçimde fark edebilmek üzerinden  anlatıyorum. Bedenimde ne oluyor, zihnimden ne geçiyor, nasıl bir tepki vermek üzereyim? Bazen ne  kadar yorulduğumuzu, bir ihtiyacımızı ertelediğimizi veya karşımızdaki kişiyi dinlerken hemen hüküm  verdiğimizi fark edebiliyoruz. Bu farkındalık, alıştığımız tepkiyi vermeden önce başka bir seçeneği  görebilmemize alan açıyor. 

Şefkat ise fark ettiğimiz bu güçlüğe nasıl karşılık verdiğimizle ilgili. Zorlandığımızda kendimize,  sevdiğimiz birine göstereceğimiz anlayışla yaklaşabilmek; başkasının zorlandığını gördüğümüzde de  onu ciddiye alıp neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmak. Fark ettiğimiz ihtiyaca nasıl yanıt verdiğimiz de önemli. 

Bu bakış açısı akademik çalışmalarımda da karşılık buluyor. Araştırmalarımda fiziksel sağlıkla duygusal  deneyimi birlikte ele alıyorum. Ağrı yaşayan bir çalışanın kendisine nasıl davrandığı, çevresinden nasıl karşılık aldığı ve ihtiyaçlarını dile getirirken ne hissettiği de deneyiminin bir parçası. Bu deneyimleri  dinlerken kendi varsayımlarımızı fark edebilmek ve onları sorgulayabilmek benim için önemli. 

Kurumlarla çalışırken de farkındalık ve şefkatin günlük davranışlara ve kararlara yansımasını önemsiyorum. Örneğin bir yönetici, çalışanın ihtiyacını dinledikten sonra nasıl bir düzenleme yapabilir?  Çalışanın mola verebilmesi, destek isteyebilmesi veya yöneticisiyle güvenle konuşabilmesi için çalışma koşullarının da bu yaklaşımı desteklemesi gerekiyor. 

Yeni kitabım Döngü’nün temelinde de bu anlayış var. Beden farkındalığı, kısa meditasyonlar, günlükler ve öz şefkat uygulamalarıyla okurun kendi deneyimine dikkat verebileceği alanlar sunuyorum. Kitapta  da eğitimlerimde de kişinin kendisini daha iyi tanıyabilmesini, ihtiyaçlarını fark etmesini ve bunlara daha anlayışlı bir yerden karşılık verebilmesini önemsiyorum. 

– Meltem Hocam, paylaştığınız bilgiler ve değerli görüşleriniz için çok teşekkür ederim.  

Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman: Ben çok teşekkür ederim Tuğçe Hanım. Bu konuları bu kadar  özenle ele almanız çok değerli. Umarım bu sohbet, yaşadıklarını anlatmakta zorlanan birinin kendini  biraz daha anlaşılmış hissetmesine ve bir yöneticinin de ekibine başka bir gözle bakmasına yardımcı  olur.

İlginizi çekebilir: Kadın sağlığı ve görünmeyen ihtiyaçlar bölüm I: Doç. Dr. Meltem Yavuz Serçekman ile sohbet

Tuğçe Şenol
Merhaba, ben Tuğçe. 2007 yılında tam burslu olarak eğitim aldığım Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden bölüm birincisi olarak mezun oldum. Yüksek ... Devam