Her şeyin bir vakti varsa beklemek o kadar kolay mı?

“Her şey vaktini bekler. Ne gül vaktinden önce açar, ne de güneş vaktinden erken doğar. Bekle, senin olan sana gelecektir.” Mevlana Celaleddin Rumi

Ne zaman diye sorarız çoğu kez; ne zaman hayal ettiğim kadar zengin olabileceğim? Ne zaman aradığım aşkı bulabileceğim? Ne zaman hayalimdeki pozisyon için teklif alabileceğim? Ne zaman kendi işimi kurabileceğim? Ne zaman yeniden bir kadına veya adama gerçekten sevgi ile yaklaşabileceğim? Ne zaman yeni bir ev satın alabileceğim? Ne zaman istediğim ayakkabıyı alabileceğim? Ne zaman üniversiteyi bitireceğim? Ne zaman istediğim ülkeye seyahat edebileceğim? Ne zaman hayallerimdeki dünya turuna çıkabileceğim? Ne zaman X? Ne zaman Y?

Evet, hayatımızın en ciddi sorusudur “ne zaman”… Beklemek demektir ne zaman diye sormak, anında olmayanlar ne zaman diye sorgulanır… Bugün, şu anda, burada sahip olamadıklarımızdır bu soruların cevapları… Bize “ne zaman” diye sorduranlardır… Ne zaman gerçekten istediklerimizin gerçekleşeceğini -itiraf edelim- sabırsızlıkla sorgularız? Ben bugün bu yazımda sizlerle birlikte ne zaman diye tekrar tekrar sorduklarımıza, belki her seferinde “belki o kişidir,” “belki bu şanstır,” “belki düşlediğim budur” diye hevesle yaklaştıklarımıza bakalım istiyorum… Sonu güzellik olanlar kadar hayal kırıklıklarımıza “artık beni bulmaz, artık bana gelmez, artık olmaz” dediklerimizi ve gerçekten evrenin o muhteşem tasarımını bir kenara bırakarak; kendi kendimize zaten olmayacağına karar verdiklerimize bir kez daha yeni gözlerle bakalım…

Her şeyin bir vakti varsa beklemek o kadar kolay mı?

Ne zaman sorusuna bizi getiren yol, aslında tecrübelerimizden geçmektedir. Bizler hazır olduğumuzu düşünürüz. Bir kez denediğimizde ve yanıldığımızda, belki ikinci denememizde gerçekten zamanı olduğunu… Veya artık kaç yaşına geldiğimizi… Veya bir aile kurmuş çoluk çocuğa karışmışsak artık evet hayat akışımızda bir dünya seyahatinin zamanının geldiğini… Peki, neden evrensel zeka ile kendi kendimize verdiğimiz zaman kararları arasında böyle uçurumlar vardır? İşte bu sorunun cevabı bizler için kocaman bir cesaret havuzu gerektiriyor, bakalım bu havuza daldığımızda ve gözlerimizi gerçekten açtığımızda neler göreceğiz?

Öncelikle almamız gereken dersler vardır. Şöyle düşünelim, ilkokul yaşındayız ve üniversiteye gidiyoruz, derslere giriyoruz… Sizce idrak edebilmemiz mümkün olur muydu? Eğer okumayı öğrenmeden üniversite derslerine girseydik hayat yolumuza “ben bunu anlamıyorum” diye düşünmekten, başarısız hissetmekten başka bir katkısı olabilir miydi? Dönüp en baştan başlamamız basamak basamak okumayı öğrenmemiz ve sonrasında gerçekten zamanı geldiğinde üniversiteye gitmemiz gerekmez miydi?

İkinci olarak bulunduğumuz yanılgı gerçekten hazır olduğumuza kalpten inanmıyor olmamız… Söz ile ifade ediyoruz, hayatımızın aşkını eşimiz olacak insanı hayal ediyoruz. Fakat diğer yandan şu düşünceler içimizde dolaşıyor: “Acaba böyle bir durumda yeterince özgür olabilir miyim?” “Acaba evlenirsem hayatta hayal ettiğim her şeyi gerçekten yapabilir miyim?” “Acaba bu kişi hayatıma girdiğimde hayatım etkilenir mi vazgeçmek durumunda kaldıklarımdan gerçekten vazgeçebilecek miyim?” Bu sorular aklımızı kalbimizi kısacası ruhumuzu doldurmuşken herhangi bir gerçek eş ile karşılaşabilmemiz mümkün müdür? Evrene ilettiğimiz mesajımız sadece budur: “Biraz daha öz zamana kendime kendimle geçireceğim günlere kendim olmaya ihtiyacım var…” Diğer yandan ise sorgularız… Ne zaman?

Her şeyin bir vakti varsa beklemek o kadar kolay mı?

Üçüncü bir etken ise her dileğimizde, her amacımızda bizden daha büyük bir akışın, binlerce tesadüfün; binlerce, milyonlarca küçük düzenlemenin olduğunu unutmamızdır. Şu an bu kelimeler yazılıyorken, bu yazı oluşuyorken ve daha sonra sizler gözlerinizle bu kelimelere rast geliyorken bile (ben bu Pazar günü kahvemi yudumlayarak sonsuz bir ilhamın akışında hiç düşünmeden bu kelimeleri oluştururken evet, bugün ve bu anın oluşması için milyonlarca farklı olasılık bir araya gelmiştir) onlarca olay akış ve ayarlama tamamlanır…

Öyle ki ben bugün burada olmayabilirdim, koşuyor olabilirdim, tatilde olabilirdim, hiç yazmamış olabilirdim, bugün sizin karşılaşmanız için artık “ne zaman” diye sorduğunuzda daha farklı düşünebilmeniz için burada olmam gerekti. Bunu ayarlayabilmek için bile bu sevgili evren bilmediğimiz neleri değiştirdi, neleri ayarladı, neleri düzenledi… Ama işte sonunda hep birlikte şükürle, mutlulukla ve isteyerek severek çok ama çok severek buradayız. Bu bizlere gösteriyor ki kendimizi evren yerine koyalım… X olarak ben yeni bir ev istiyorum. Özelliklerini düşünüyorum, arıyorum… Evet o ev de bana gelmek istiyor, ben bir enerji akımı başlatıyorum ama öyle bir an geliyor ki benim isteklerim ile o ev buluşuveriyor. Fakat işte o aralıkta zaman dediğimiz akış her ikimiz için de çalışıyor, sadece sonucu görebilmemiz o zamanın akışı oluyor. Ve işte zamanı geldiğinde bizim olan her daim evrenin o güzel verici enerjisiyle bizi buluyor…

Bugün bu yazımda bana eşlik eden sevgili sen, ne için geç kaldığını düşünmektesin? Neyi çok istedin de olmadı? Neyin zamana ihtiyacı olduğunu görememektesin? Haksızlığa uğradığını mı düşünüyorsun? Evren dileklerine karşılık mı vermiyor? Hepsi birer yanılgı… Zaman her daim “senin için” işliyor, yeter ki inan yeter ki yola güven yeter ki sevgili evrenin senin için, senin düşündüklerinden de muhteşemini tasarlamakta olduğunu “kalbinin” en derinlerinden bil…

Bugün senin olan elbet seni bulacaktır…

 

İlginizi çekebilir: Düşünce atmosferi: Kendiniz hakkında düşünerek başardıklarınız

Pınar Özeken (Ulus)
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam