Hakkını vererek yaşamak: Bugünden sonra her anın hakkını vermeye hazır mısın?

Hakkını vermek kavramı kişisel olarak hayatımda oldukça büyük yer taşımakta. İtiraf etmeliyim ki bazen aşırılığa kaçsa da (örneğin saatlerce bilgisayar başından kalkamamak, gece geç saatlerde çalışmak gibi) yine de “hakkını vermek” demek gerçekten herhangi bir işi “hakkıyla” yapmak demek benim için.

Ben bugün bu yazımda bu hakkıyla yapmak yani yeterince emekle, yeterince özenle, yeterince istekle, yeterince itina ile yapmak konusunu biraz hayatımızı nasıl yaşadığımız açısından değerlendirelim istiyorum sizlerle birlikte. Bir günümüzü düşündüğümüzde hakkıyla uyanabiliyor muyuz? Veya “hayatımızdaki diğer günlere eş farkı olmayan sıkıcı bir gün daha” diye düşünerek aslında gözlerimizi muhteşem bir güne daha açabilmenin şükranını duymaya bile tenezzül etmiyor muyuz? Sonra yanında uyandığımız hayat arkadaşımıza, canımız eşlerimize hakkıyla günaydın dileyebiliyor muyuz? Veya her sabah olduğu gibi yine yanımızda olduğu için nasıl olsa her daim öyle olacağı inancıyla bir candan günaydın dilemeyi bile es mi geçiyoruz?

Peki ya sokağa ilk adım attığımızda aynı eşini sağlıkla giyebildiğimiz ayakkabılarımız için, yine sağlıkla yürüyebildiğimiz her bir adımımız için, belki sabah keyfimize keyif katan sabah kahvemizden aldığımız ilk sıcacık yudum için bir kez olsun hakkını vererek gönülden teşekkür edebiliyor muyuz? Ya da düşündüğümüz, “zaten her sabah diğer bir sabahın tekrarı” şeklinde olduğu için aynı tekrar tekrar bir filmi başa sarar gibi yinelendiği ve gelecek günün diğer günlerin bir benzeri olduğu sıkıntısı mı oluyor? Sizce bizler buradan bakıldığında sağlığımızın, yürüyebilme özgürlüğümüzün, sağlıkla keyifli zaman geçirebilme lütfunun ve uyandığımız o eşsiz günün, bize bahşedilen bu anlarımızın, hakkını gerçekten verebiliyor muyuz?

Hakkını vererek yaşamak

Gece yastığa başımızı koyarken, bir kez olsun “Bugün ben kim için kendimden önce düşünerek bir el uzattım, bir iyilikte bulundum, kime gerçekten kalpten sevgimi aktardım, kimin biraz olsun hüzünden kurtulabilmesi adına ona neşe vermeye çalıştım, belki teselli ettim” diye sorguluyor muyuz? “Bugünün hakkını vererek yaşadım mı? Eğer bugün hayatımın tek ve biricik son günü olsaydı yine de aynı şekilde geçirir miydim? Bugünün hakkını bu son günümde yaşadığım her anın hakkını aynen bu şekilde verir miydim?” diye bir kez olsun kendi muhakememizde kendimizi değerlendiriyor muyuz?

İşte farkında olmasak da hakkını vermek yakından bakıldığında böylesine ciddi bir kavramdır. Hele hayata yaşadığımız her anın hakkını vermek ise çok daha ciddi bir iştir. Bizler rutin akış içerisinde bize bahşedilmiş bu zamanın kutsallığını ve güzelliğini unutabiliyoruz. Yanımızdan geçen yüzünde güzel derin çizgiler oluşmuş bir teyzeye sabah içten bir günaydın demeyi çok görüyoruz örneğin… Karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir görme engelli arkadaşımıza yardımcı olabilmeye zaman ayıracak kadar zamanımız da olmuyor. Diğerlerine yardımcı olmayı geçtim, kendimize baktığımızda durum daha da vahim hale geliyor ne yazık ki. Hafta sonu çalışıyoruz, hafta içi geç saatlere kadar çalışıyoruz, gözümüzün önünde büyüyen çocuklarımızın nasıl büyüdüklerine bile eşlik edemiyoruz; çünkü bizim hakkını vererek yaşayacağımız bir hayatımız ne yazık ki yok! Değil hakkını vermek, bir kez olsun “Ben ne yapıyorum neden bu şekilde geçen her günümü diğerinin aynısı şeklinde adeta bir robot gibi yaşıyorum?” diye sormuyoruz bile…

Oysa bu hayat zamanımızın her anının hakkını vermeyi öyle güzel hak ediyor ki… Sabah parkta yanından geçtiğimiz sümbülleri koklamak sadece bir saniyemizi alır, teyzeye gülümsemek sadece bir saniyelik zaman dilimine rahatça sığar. Sonra sabah erkenden annemizi arayıp hal hatır sormak sadece beş dakikalık bir iştir. Gün içerisinde sadece kendimiz için on dakika yalnız başımıza kalıp günü düşünmek ve biraz olsun beynimizi yatıştırmak sadece on dakika gerektirir. Yirmi dört saatimizin içerisinde 1440 dakikamızın sadece %0,69’una karşılık gelir. Bir arkadaşımızın derdine ortak olmak belki on beş dakika ister, parkta oynayan güzelim çocukları izlemek sadece yirmi dakikaya sığar, sevdiğimiz insanın elinden tutup yürüyüş yapmak ve gerçekten nasıl olduğunu sormak sadece yarım saatimizi alır.

Peki ya sokağa ilk adım attığımızda aynı eşini sağlıkla giyebildiğimiz ayakkabılarımız için, yine sağlıkla yürüyebildiğimiz her bir adımımız için, belki sabah keyfimize keyif katan sabah kahvemizden aldığımız ilk sıcacık yudum için bir kez olsun hakkını vererek gönülden teşekkür edebiliyor muyuz? Ya da düşündüğümüz, "zaten her sabah diğer bir sabahın tekrarı" şeklinde olduğu için aynı tekrar tekrar bir filmi başa sarar gibi yinelendiği ve gelecek günün diğer günlerin bir benzeri olduğu sıkıntısı mı oluyor? Sizce bizler buradan bakıldığında sağlığımızın, yürüyebilme özgürlüğümüzün, sağlıkla keyifli zaman geçirebilme lütfunun ve uyandığımız o eşsiz günün, bize bahşedilen bu anlarımızın, hakkını gerçekten verebiliyor muyuz?

Bakın sevgili David Schwartz ünlü eseri Büyük Düşünmenin Büyüsü’nde hayatın hakkını vermek konusunu nasıl ele alıyor;

…’Üçüncü ve son olarak, ölene kadar hakkını vererek yaşamaya kesin karar verdim.’ Ardından yıllar önce tüberküloza yakalanmış bir avukat dostumdan aldığım bazı akıllıca tavsiyeleri bu dertli adama aktardım. Bu dostum, düzenli, kontrollü bir yaşam sürmesi gerektiğini biliyordu ama bu onun mesleğine devam etmesine, güzel bir aile kurmasına ve hayattan gerçekten keyif almasına engel olmadı. Şimdi yetmiş sekiz yaşında olan bu arkadaşım felsefesini şu sözlerle dile getirir: ‘Ölene kadar hakkını vererek yaşayacağım ve hayatla ölümü birbirine karıştırmayacağım. Bu dünyada olduğum sürece yaşayacağım. Neden yaşamımı yarı canlı sürdüreyim ki?’”

Bugün bu yazımı okuyorsanız, hayata ve hakkını verdiğiniz (ama gerçekten gönülden hakkını verdiğiniz) her şeye yeniden bakmanızı dilerim. Yaşadığınız her anın hakkını vermek hayatta unutmamamız gereken ilk işimizdir. Bizler sahip olacağımız evler, kullandığımız arabalar, taktığımız markalar için hakkını vererek zamanımızı harcarız da (veya feda ederiz) şu yaşadığımız hayatın gerçekten hakkını vermek için aynı özeni göstermeyi unuturuz.

Bugün, yaşadığınız her anının hakkını vererek bir değişiklik yapın; sabah kahvenizi gözlerinizi kapatıp derin derin koklayın, tadını hissetmek için biraz zaman ayırın… Bir dostunuza gerçekten nasıl olduğunu sorun, annenizi gönülden (eğer halen yapabiliyorsanız) kucaklayın, ona onu çok sevdiğinizi söyleyin… Bir aynanın karşısında sadece beş dakikanızı ayırıp kendinize bakın, kendi güzelliğinize, oluşunuza, bedeninize, size gerçekten görmek isteyen gözlerle bakın… Fırsatınız varsa yağmurda yürüyün…

Çünkü hayat sabırla “hakkını vermemiz” için hepimizi bekliyor…

 

İlginizi çekebilir: Emek vermek kolay değildir: Peki mum olup yanmaya cesaretin var mı?

Pınar Özeken (Ulus)
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam