Evrendeki en güçlü fakat en çabuk kaybedilen enerji: Sevgi

“Ben senin sevgilin, eşin, baban, ağabeyin, arkadaşınım… Biri bitse biri kalır, seni hiç bırakmayacağım…” Cemal Süreya

Asırlardır sırrını aramaya devam ettiğimiz sevgi… Bir annenin gözlerinde saklanmış olan, bir aşığın sınır tanımaz cesaretinde gizlenmiş… Bir babanın salıncağı itişinde rüzgara dönüşen… Bir kadının “Seni seviyorum” diye haykıran yüreğinde akıp da gitmiş. Tek başına dağ başında koskocaman heybetiyle gün batımına göz kırpan çınar ağacının her yaprağında yazılı olan. Buluttan yeryüzüne düşen, toprağı öptükten sonra, çiçeklerin bedeninde hayat bulan sevgi. Bir “ilk adımda” yürekleri hoplatan, sonra geceler boyu uyutmayan… Düşündükçe daha da derinlere daldıran sevgi. Her şeye ilaç, yaraların nedeni de çaresi de yine onda gizli olan sevgi. Kolayca kaybettiğimiz ve (ne yazık ki) “gerçeğini” hani o şöyle “sevdim” diyeceğimizi kolayca bulabileceğimize inandığımız sevgi… Sen neredesin?

Bugün bu yazımda yine oldukça zorlu yollar bizi bekliyor. Biraz sizlerle birlikte günümüzdeki sevgi anlayışımıza bakalım istiyorum. Günlük ilişkilerimizde ve özel ilişkilerimizde de, bizler bugün sevgiden bahsedildiğinde ne anlıyoruz? Bunu ne ile bağdaştırıyoruz? Sevmek fiilini hangi diğer eylemlerimizle karıştırıyoruz? Neden sevgileri kaybediyoruz? Neden istesek de denesek de o çabamız sevgiye dönüşmüyor? Neden bizler sevmek fiilini kriterlere bağlıyoruz örneğin evi, arabası, işi ve “dış görünüşü” olması neden bizim sevmek anlayışımızın bir parçası oluveriyor?

Evrendeki en güçlü fakat en çabuk kaybedilen enerji: Sevgi

Öncelikle özel ilişkilerimiz dışında kalan sevgiden bahsetmek istiyorum (zor olan kısmı sona saklayalım)… Sevgi olarak gördüğümüz, aslında bizlerden başlayan ve bizlerde biten kocaman bir güç. Sevmek için başkasından alacaklarımızı bekliyoruz çoğu zaman. Kolayca sarf ettiğimiz sözlerimiz var sonra “o beni sevmez,” “bu benden hoşlanmaz,” “bu benim başarılı olmamı istemez,” “bunlar benim değerimi bilmez”… Sanki tüm dünyanın bize karşı olduğu inancımız ne kadar da güzel yerleşiveriyor yüreğimizin ortasına. Oysaki sevgiden çıkan sevgiyle söylenmiş sözler değildir bunlar. Sevgi içeren düşünceler ise hiç değildir. Bizler günlük ilişkilerimizde kalbimizi gerçekten sevgiyle açabildiğimizde dünya üzerinde “karşı” diye bir şey kalmaz. O muhteşem sevginin gücüyle enerjisiyle içimizi dolduran ateşiyle görülmez muhteşem ağlarla kaplayıveririz etrafı… “En güzel” insanlar yanımızda bitiverir, “ihtiyacımız olan” her şey bizi bir anda buluverir ve evet en önemlisi dünyanın bize karşı olmadığını görürüz tüm çıplaklığıyla; tüm dünya sevgiyle tekrar yörüngeye girer… Adeta biz sevdikçe daha da çok sevelim diye yeşerir hayatımızın her alanı… İşimizi daha çok severiz, daha çok verebiliriz, daha çok verimle çalışır hale geliriz… Arkadaşlarımızı daha çok severiz, bize karşı olan tavırları adeta tamamen değişir. Biz ne kadar sevgi verirsek onlardan o derece sevgi ile dönüş alırız. Kazandığımız parayı severiz, evet bu durumda ayıplanacak garipsenecek bir şey yoktur. Bu bereketimizi, o paranın getirdiklerini ve bize kattıklarını da değiştirir… Biz dünyaya sevgi veririz, düşünmeden sokakta tek başına olan bir çocuğun gözlerine bakarız, yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan can-ım teyzenin poşetlerini taşırız, güzel annemizi arayarak sadece “nasılsın?” diye sorarız ve evet sevgi kattığımız evet “azıcık da olsa” sevgi kattığımız her şey o anlatılmaz enerjinin büyüsü ile şekilleniverir…

O halde sormak isterim neden sevgiyi dışarıda aramaktayız? Neden başkası bizi sevsin diye beklemekteyiz? Neden biri bize sevgi ile baktığında bir yarar beklediğini düşünmekteyiz? Neden sevgilerimizi içimize saklıyoruz veya sevgi gördüğümüzde bu derece garipsiyoruz? Bu sorularımızın cevabı ne yazık ki uzakta değil, yine içimize dönerek öncelikle dünyaya ve hayatımıza duyduğumuz sevgi anlayışımıza bakmamızı gerektiriyor. Bizler hayatımızı, varlığımızı, bedenimizi, hayatımızda bize eşlik eden her kişiyi sevgiyle kutsayamadığımız her an, bir ormanın ağaçlarını tek tek keser gibi bir çöl yaratıyoruz… Ve işte sadece “bir birim” sevebilmek bile o muhteşem ormana muhteşem bir yağmur düşürmeye yeşillendirmeye ve çoğaltmaya yetiyor…

Gelelim diğer bir önemli konuya evet özel ilişkilerimizde sevgiyi “nerede” arıyoruz? Kim daha çok seviyor kavgasına giriyoruz değil mi? Karşımızdakinden daha çok sevmekten, kendimizi bu sevginin akışına bırakmaktan bile çekiniyoruz. Evet, hadi itiraf edelim ölesiye korkuyoruz sevginin o can-ım titreşimini hissetmekten. Çünkü sevmek dediğimizde aklımıza ilk gelen “ya kaybedersem” oluyor, ya “o da beni sevmezse” oluyor, ya “bu sevginin sonu ne olacak” oluyor veya ya “beni tanıdıkça beni sevmekten vazgeçerse bir gün beni sevmekten bıraksa” oluyor… Kalıplara sığdırmaya çalışıyoruz sevmek halimizi; tüm şartlar uygun olduğunda, karşımızdaki kişi mükemmel olduğunda sevebiliyoruz ancak. Tüm bu kriterleri sağladığında… Yani kısacası kendi kafamızda yarattığımız bir karakteri “seviyoruz” da dönüp bu kişinin “özüne” bakabilmeyi, o özde göreceğimiz güzellikle büyülenmeyi ve gerçekten sevebilmeyi ne yazık ki göze alamıyoruz!

Evrendeki en güçlü fakat en çabuk kaybedilen enerji: Sevgi

Sonra şunları söylerken buluyoruz kendimizi “Ben sevdim ama karşılık göremedim, sevdim ama olmadı, ben gerçekten sevmek istedim ama o istediklerimi yapmadı“… Bu cümleler sevginin özünden çok ama uzaklarda olduğumuzu gösteriyor ne yazık ki… Gerçekten sevdiğimizde, sevginin gerçekliğinden başka bir şey olmadığını, sevgi demenin o diğer kişi sırf bizim kriterlerimize, aklımızda çizdiğimiz sınırlara ve muhteşem beklentilerimize uyduğu için olabilecek bir şey olmadığını unutuyoruz (ne yazık ki)…

Sevmek dediğimizde bizler kararlarımızı (sevmek bir karar oluyor) parasına göre, evlerinin sayısına göre, uğraştığı işe göre, saçının rengine göre, hangi topuklu ayakkabıyı giydiğine göre, hangi marka spor arabaya sahip olduğuna göre veriyoruz. Ve evet hadi saymaya devam edelim hangi saati taktığına göre verdiğimiz gönül sevmek çabamız ne yazık ki sevgi nerede diye kendi kendimize sorduğumuz bu hayal kırıklığı noktalarında son buluyor…

Sevgi, evrendeki en yüksek titreşim… Sevgi muhteşem kalbimizin özü… Zamanın herhangi bir anında tek bir sevgisiz an yaratılmadı… Dünyanın olmasına sebep sevgi… Yaradan ile bir olmaya giden yol sevgi… Sevgi kalp atışımızda, sevgi nefesimizde ve can-ım sevgi ruhumuzun özünde içimizde damarlarımızda hayatımız boyunca aslında içimizde… Bugün bu yazımı okuyorsanız kendinize dürüstçe ve cesaretle sormanızı dilerim, evrenin muhteşem titreşimi sevgi hayatınızın neresinde? Sevgisiz olduğunuzu mu hissediyorsunuz? Sevmek isteyip de sevecek kimseye rast gelemediğinizden mi yakınıyorsunuz? Sevgi için “beklentilerinizi” bir türlü dolduramıyor musunuz?

Peki, bugün dünyadaki son günümüz olsaydı, yine de sevmek ve evet çok ama çok sevmek için aynı sebepler ile aynı şekilde bekler miydiniz? Bugün, son gününüzmüş gibi sevebilmeye hazır mısınız?

 

İlginizi çekebilir: “Bin millik yolculuk bir tek adımla başlar”: Bugün yola çıkmaya hazır mısınız?

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam