Bir anda anlam bulmak
İçine doğduğumuz şu kocaman dünyada, bir minik parıltı ya da bir ufak kum tanesi gibi savrulurken uçup giden bir zamanın tanığı mıyız adına yaşam denen ve bir ömre sığan belki de bizlere bahşedilmiş en büyük “hediyenin” içinde? “Ufacık bir parçası olduğunu evrenin, sana sadece kısacık bir anı bahşedilmiş zamanın bütünlüğünü ve payına düşen yazgıdaki küçücük rolünü hiç unutma.”* demiş Marcus Aurelius… Bu en büyük hediyedeki en “küçücük rolü” unutmaktan öte kavrayabilmek ve bir kez kavradıktan sonra da her daim akılda tutabilmek mümkün mü?
“Varoluşumuzun amacı nedir?” sorusu, üzerine her daim düşünülmesi gereken, belki biraz büyük ve biraz da yorucu bir soru olabilir… Bununla birlikte; “Hayat, karşıma çıkan ve çıkmayan tüm yollar ve yaşanmışlıklarla beni ne için, hangi amacı içselleştirebilmem için çağırıyor olabilir?” sorusu son birkaç yılımı şekillendirdi… Mevcudiyetimle, yaşamda hangi soruya yanıt olabilirim? Beni yaşam boyu öğrenci olmaya iten ve öğretmenim olan mücadelelerim neler?

“İnsanın anlam arayışı patolojik değildir, tam tersine gerçek bir insan olmanın en net işaretidir.”** der Viktor E. Frankl. İnsanın varoluşunun ve varoluş amacının biricikliği karşısında, bu amacı bulamayışın doğurduğu anlamsızlık hissinin yarattığı boşluğu da “varoluşsal boşluk”** olarak tarif eder. Hayatımızda bir anlam bulma ihtiyacını, “tüm ihtiyaçlar içinde en insani ihtiyaç”** olarak tanımlar. Acıdan muaf bir hayatın mümkün olmadığı gerçeğiyle barıştırır Frankl bizi kitaplarında. Peki, biz bu acıya rağmen nasıl devam edeceğiz?
Bu güzel sorunun yanıtı, Frankl’a göre insanın arayış sancıları içerisinde olduğu hayat amacıyla da ilgili, yaşamın bize sunduğu sorulara nasıl yanıt verdiğimizde saklı. Koşullara müdahale edemediğimizde, duruma ve olaylara yönelik mücadelemizin zarafetinde, insanın kendini aşan bir amaç uğruna adanmışlığında gizli; insanın biricik özgürlüğü de Frankl’a göre tam da burada devreye giriyor.
Değiştiremediğimiz ya da değişim için çaba sarf ettiğimiz gerçekler karşısındaki yaklaşımımızı, duruşumuzu, tavrımızı seçme özgürlüğü…** Özgünlüğümüz, buradaki özgürlüğümüzü nasıl kullandığımıza bağlı.
İnsanın özgün ve kendine sadık kalabildiği tek yer sahiden etkisinin ol(a)madığı koşullar altında nasıl bir tavır ve duruş sergilendiğine bağlıysa; mutlu, umutlu veya karamsar olmak ya da olmamak, olaylar ve durumlar karşısındaki yılmazlığımız ya da boşvermişliğimiz de kendi özgür irademizin ve tercihlerimizin bir sonucu olabilir. Yaşamda neye ne ölçüde takılıp kaldığımız, hangi duyguya ya da hikayeye tutunduğumuz, hangi engellerin nasıl üstesinden geldiğimiz ya da hayal kırıklıklarıyla nasıl mücadele ettiğimizdir bizi biz yapan, belki…
Yaşam denen bu mucizevi “hediyeyi” fark ettiğimiz zamanlarda; hayatımıza biraz dışarıdan bakmayı denediğimizde, biraz olsun geriye dönüp geçen yılların izini sürdüğümüzde birkaç kıymetli, unutulmaz an değil midir elimizde avucumuzda kalan? O halde, şimdi ve şu anda, etkimi ve tercihimi gösterebileceğim yegâne ve biricik zaman diliminde enerjimi zihinsel ve duygusal olarak nereye yönlendiriyorum? Dikkatim, odağım şu anda nerede? Niyetimi, kalbimi neye koyuyorum? İşte kendimde dönüşümün başladığı nokta; tam da bu sorulara farkındalıkla yanıtlar vermeye başladığımda gelişti.

Bir ömrü anlamlı hale getirebilmeye dair tüm çabalar; belki de öncelikle her anımızı neye ve nereye yönelerek geçirdiğimize dikkatimizi vererek, odağımıza değerlerimizi alarak, “anlamlı” kılabilmeye niyet etmeye başlamakla mümkün olabilir. Acının yaşamın bir parçası olarak vazgeçilmezliği karşısında ve bu gerçeğe rağmen; umudumuzu, hayallerimizi ve anlam bulduğumuz şeyleri hayatımızın merkezinde, çevresinde ya da bir köşesinde tutmak bizim elimizde. Yaşam eğer bize karşılıksız sunulmuş bir “hediye” ise, şimdi ve bu an bu hediyenin kıymetini bilebileceğimiz tek zaman dilimi. Hayatın anlamının ya da hayatta bulduğumuz anlamın tezahür edebildiği ve nefes alabildiği alan; içinde bulunduğumuz an, şimdi. Enerjimizi geçmişte yaşanmışlara ya da gelecekteki olasılıklara sunmak yerine; bu anda ve şimdide yapabileceklerimize, elimizden gelenlere, anlam bulduklarımıza odaklamak da yine bir niyet, yeni bir tercih…
Viktor E. Frankl’ın “Sanki ikinci kez yaşıyormuşsunuz da her şeyi ilk seferinde yaptığınız kadar kötü yapmak üzereymişsiniz gibi yaşayın.”*** önerisini çok kıymetli buluyorum çünkü yaşamımızın her anının bir tercihler denizi olduğunu düşünürsek, seçtiklerimiz kadar seçmediklerimiz/tercih etmediklerimiz (bilinçli olarak ya da bilmeden) üzerinde farkındalıklı bir çerçeve oluşturmayı, her anı farkındalıkla ilmek ilmek örmeyi hatırlatıyor.
Kaynaklar:
* Marcus Aurelius, “Kendime Düşünceler, IV. Kitap” – Joseph Piercy, “Stoacı Yaşam Rehberi Klasik Felsefeyle İyi Yaşamayı Öğrenmek”, Doğan Novus, 2026 içerisinde bir alıntı.
** Pam Roy & Moira Hummel, “Viktor Frankl’ın Anlam Arayışı Üzerine İnsanın En Temel İhtiyacı: Yaşamak Uğruna Bir Neden”, İnkılap Kitabevi, 2025.
*** Viktor E. Frankl, “Anlam, Özgürlük ve Sorumluluk”, Okuyanus, 2026.
İlginizi çekebilir: Ressam Mustafa Ayaz ile dünden bugüne bir yolculuk