Bazen ne zor değil mi sadece içinden geçeni söylemek, sadece olduğun gibi davranmak?

Bazen ne zor değil mi sadece içinden geçeni söylemek, sadece olduğun gibi davranmak. Sanki sen olduğun gibi davranırsan, içinden geçeni kaçırıverirsen dudaklarının arasından, karşındakinin keskin bıçaklı biçerdöverinde limelerine ayrılıverirsin. Sanki, gözlerinden içlerindeki reddedişe kadar sırasıyla tüm duvarlara çarpa çarpa kendini yaralarsın…

Kendine has her adımın, her söylemin bir diğerinin karşısında, elinde avucunda sana dair ne varsa yıkıp yok edecek gibi gelir.
Saklanmak en iyisi deyip köşemize çekilir, kendi içimizdeki küçük odamıza kaçarız bu yüzden. Hatta gün gelir, artık içinden geçeni söylemek için bir nedenin isteğin bile kalmaz!

Bu gerçeğin olur, kendini köşe bucak saklayan halin, senin otomatiğin olur. O artık hep kapı arkasındadır. Kendine dair olan ateşin söner. Hevesin günden güne azalır, yaşam coşkun zayıflar.
Sebebini hiç bilemezsin!
Öyle oldu dersin, günden güne isteksizleştim. Günden güne her şey sıradan gelmeye başladı, sanki her şey aynı ve tekrarda…
Sanki bir tılsım, yaşamın büyüsü, ne bileyim, bir baharat eksik dersin.
Aşk ararsın, zenginlik ararsın, başarı arasın ama hiçbiri seni daha önce heyecanlandırdığı gibi heyecanlandırmaz. “Olsa da olur, olmasa da ya gelirsin bir gün, vazgeçişlerin en ölüme yakın olanına…
Yaşlılığı kabul edersin sonra, zamana yüklersin suçu, sorumluluğu.
Gençken böyle değildi dersin, o zaman enerjimiz vardı!
Oysa gençken, vazgeçmemiştin!
O zamanlar, hala kendi bildiğini, istediğini ifade etmek için savaşıyordun!
Ne oldu da bıraktın? Ne oldu da korktun “sen” olmaktan? Ne oldu da, başkalarının yargıları, düşünceleri senden daha önemli oldu? Nerede kalbin kırıldı bu kadar? Nerede vazgeçtin “varolmak”tan?
Evet, şimdilerde eskiden olan bir şey eksik. Bu zamanın yorgunluğu değil, bu yaşlılık değil, bu öğrenilmiş olgunluğun değil. Burada eksik olan sensin! Sen!
Kendi yaşamında eksik olan “sen”.


Kendini ortaya koymaktan çekine çekine kendini unuttun! Ne istediğini, ne hayallere sahip olduğunu unuttun! Hem de bunu başkalarını haklı çıkarmak için, diğerlerinin yanında yer alabilmek için, sorumluluklarından biraz olsun kurtulmak için yaptın, kendini bir odaya kilitleyip orada unuttun!
Kendinden vazgeçip, karşındakilerin bir derlemesi oldun…
İsteğin kalmadı, ateşin söndü. Çünkü ateşinin altına odun atmadın, onu kapattın!
Bunu sen yaptın, korkarak, çekinerek, değer vermeyerek, kendi kendinin arkasında durmayarak.
Evet belki çok canın yandı, belki çok kırıldın, çok üzüldün. Ama o yıkımların içinden kendini terk ederek çıktın. Ve belki hala içinde kendi yasını tutuyorsun, içindeki belli belirsiz hiç geçmeyen sızı, kendi yasın!

Bitsin mi artık?
Anahtarını kaybettiysek bile çıkalım mı kendimizi kilitlediğimiz odadan, sadece bir cesaret “içinden geleni” yaparak.
Kim ne der, ne olur diye düşünmeden?
Tüm dünyada sadece “sen” varmışsın gibi dans ederek!
Seni kıran birine sessiz kalmak yerine kırgınlığını açıklıkla söyleyerek. Sevdiğine sevgini söyleyerek, hayır diyerek, evet diyerek! Öyle olması gerektiği için değil de, sadece istediğin için, kurallara, öğrendiğine göre değil de hissettiğine göre davranarak! Hani sana “dengesiz” diyecek olsalar bile, seni yanlarına almamakla gizli gizli tehdit etseler bile, komik duruma düşeceğini düşünsen bile…
Her şeye rağmen!
Her şeye rağmen, saklandığın yerden çıkıp “benim” der misin?
De ki, hayat aksın, yaşam renklensin…
İçindeki yas bitsin, heyecanlar geri gelsin.
Sadece içinde tutmayarak kendini, yak ateşini!
Kendi gözlerinin içine bak ve “benim” de, bu hayat sadece senin! Başkası yok, tekrarı yok!
Tut göğüs kafesine saklanmış mavi kuşu ellerinle ve sal gökyüzüne uçsun, esaret bizden öte dursun! Yaşam, yaşanmayı bekler!

İlginizi çekebilir: Dharma: Korkusuzca kendini var eden, yapmaya geldiğini yapan için her yer cennettir

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam