Aşk bu kendimden vazgeçmek gerek: Kendim olmadığımda aşk olmak mümkün mü?

Gerçek aşk daima kişisel yarar duygusundan vazgeçme temeli üzerinde yükselir.” Lev Tolstoy

Şubat ayı boyunca sadece aşk hakkında yazacağımı (geçtiğimiz yıl olduğu üzere) sizlerle paylaşmıştım. Aşkı; iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla, gözlemlediğimizle yaşadıklarımızla, açıkça sorgulayabildiklerimizle, görüp de söyleyemediklerimizle bazen sormaya bile korktuklarımız ile yazdık… Peki, “geriye son bir yazı kaldı, ne yazacaksın?” diye kendi kendime sorduğumda çokça soru aldığım bir başlık geldi aklıma. Aslında ilk düşündüğüm konu başlığıydı aklıma gelen; kendimizden geçmek…

O kadar çok seviyoruz ki fark etmeden birçok “fedakârlık” yapıyoruz hani deyim yerindeyse kendimizden vererek yapıyoruz bunları.

Genel olarak bana ulaşan yorumlarda hep şu serzeniş yer alıyor; “ben onun için neler yaptım, o beni bıraktı gitti.”, “Ben ona yıllarımı verdim, okuldan ayrıldım, evde çocuklara baktım ama o sonunda ne yaptı yine mutlu olmadı.”, “Ben onun için…” ile başlayan ve sadece “nelerden” vazgeçtiğini sıralayan, bunun ertesinde de tüm sorumluluğu diğer kişiye yükleyen cümleler…

Burada sadece tek kişi açısından incelemeyeceğiz durumu, suçlu ve güçlü taraflarımız olacak elbet. Fakat işte sorumuzun temeline geliyoruz, bizler aşık oluyoruz, seviyoruz. O kadar çok seviyoruz ki fark etmeden birçok “fedakarlık” yapıyoruz, hani deyim yerindeyse kendimizden vererek yapıyoruz bunları. Ve sonrasında bir ilişki ya da bir evlilik bittiğinde ise o diğer kişiyi suçlayarak karşılığını bir kerede almayı bekliyoruz, biten bir sevginin bitmemesini istiyoruz, sonlanmış bir evliliğin geri dönmesini istiyoruz.

Yani “karşılık” bekliyoruz. Aslında vermekteyiz fakat kendimizden vermek noktası o diğer kişi de kendinden verdiğinde, yani “biten” bir ilişkide bitmemiş gibi kalmaya devam ettiğinde artık yürümeyen bir evliliği “yürüyormuş” gibi yürütmeye çalıştığında içimiz rahatlıyor değil mi? Ancak o zaman o fedakarlıklarımızın karşılığı alınmış oluyor… Ancak o zaman kendi kendimize sorumluluğunu alamadığımız; o kendimizden vazgeçişlerimizin sorumluluğunu diğer kişinin sırtına yüklemekten geri durabiliyoruz… Ancak o zaman adalet işlemiş oluyor, saçımızı süpürge ettiğimiz yılları geri alabiliyoruz. Yemeyip yedirdiğimiz zamanların karşılığını görebilmiş oluyoruz…

Zamanla “kendimiz” olduğumuz tüm tutkularımızdan, seçimlerimizden ve anlarımızdan vazgeçiyoruz… 

Bu ne kadar doğru? Bu soru ile başlayacağız hikayemize, bu yaptığımız yani hikayemizi en başa alsak ‘’kendimizden vermek’’ anlayışı ne kadar doğru? Bir kere aşık olmayı, genel olarak “karşımızdakini daima mutlu etmek” olarak algılıyoruz. O kişi mutlu olsun, o kişi iyi olsun, o hoş olsun, onun her istediği olsun, “huzursuzluk” çıkmasın. Bu evliliklerimizde de böyle. Üzüldüğümüz, kırıldığımız rahatsız olduğumuz yani “ben” olduğumuz hiçbir noktayı “aman” diyerek dile getiremediğimiz gibi ne istediğimizi de açık açık ifade edemiyoruz. “Bu hafta sonu ben evde sakin bir zaman geçirmek istiyorum” diyemiyoruz. Çünkü bu “gerçek” karşımızdaki kişiyi mutlu etmeyecek. Kendi seçimlerimizden vazgeçmeye başlıyoruz…

Bir bakıyoruz ki yıllar geçmiş, “ne istiyorsun?” diye sorduklarında hatta çay veya kahve seçimi kadar basit bir seçime bile “kendi” başımıza karar veremiyoruz. Kırılmasın diye o diğer kişinin verdiği cevaba yine “uyum” sağlıyoruz. Ama mutluluğumuz bozulmuyor değil mi bizler böyle yaptığımızda? Kırılıp hatta parça parça olup da yine de söylemediğimizde… İçimize atıyoruz değil mi? Çünkü böyle olması gerekir, evlilik de aşk da “kendinden” vermek demektir. Diğer kişinin mutluluk katsayısı ile ölçülen şekilde başarılı olacağımızı düşünüyoruz, iyi bir eş olabilirsek bizim mutluluğumuzdan önce o sevgili eşimizin mutluluğu geliyor… İyi bir kız arkadaş, iyi bir erkek arkadaş olabilmemiz yine bu diğer kişinin mutluluğunu, iyiliğini, hoşnutluğunu kısacası kendimizden verdiğimiz her şeyi onun hissedebilmesi kriterini sağlayabilmemiz ile ölçülüyor…

Bu kadarı ile bitmiyor o can-ım aşk anlayışımız, hayattaki gerçek isteklerimize vurduğumuz sınırlar geliyor sonra. Örneğin, beş yıllık evliliğimizde bir kere bile birlikte kursa gitmemişsek bu kadar zamandan sonra dans kursuna mı gidilir, (hayatta her şey bir zamanda olması gerekir diye bir kural varmış gibi) oluyor değil mi? Sadece merak ettiğimiz bir aktiviteyi, hayatımızda sadece ama sadece altmış dakikaya sığacak bir tecrübeyi eşimiz, karımız, kocamız veya kız arkadaşımız, erkek arkadaşımız “gereksiz”, “uygunsuz”, “yersiz”, “denenmeye değmeyecek” buldukları için yine kendimizden vazgeçiyoruz… Görmeyi çok istediğimiz bir şehre gitmekten “ne gerek var?” cevabını alarak vazgeçiyoruz sonra… Çok istediğimiz ikinci çocuktan da aynı şekilde birimiz istemediğimiz için bir rafa kaldırdığımız ve hayat boyu yerine bir şey koyamayacağımız bir hayalimiz olarak vazgeçiyoruz. Bu kadarı ile kalmıyor, zamanla birlikte olmayı çok sevdiğimiz arkadaşlarımızdan, kendimizi özgür hissettiğimiz tek başına geçirdiğimiz hafta sonu tatillerimizden, belki katıldığımız kitap okuma kulüplerinden kısacası “kendimiz” olduğumuz tüm tutkularımızdan, seçimlerimizden ve anlarımızdan vazgeçiyoruz…

Aşk ancak biz “kendimiz” olduğumuzda güzel olandır.

Yıllar geçtiğinde ve soru senin için “ben nelerden vazgeçtim?” diye saymaya geldiğinde kocaman bir listemiz oluyor… Elimiz bomboş… Bu liste ne yazık ki o kadar uzun oluyor ki, karşımızdakine anlattığımızda başını sonunu unutuyor. Aldığımız cevap kimi zaman kısacık oluyor o upuzun listelerimize rağmen “ben mi sana bunlardan vazgeçmeni söyledim, bunu ben mi istedim?” Çok da yerinde bir soru oluyor (adeta bir yumruk gibi midemize inse de), bizler hem bunca kendimizden vazgeçiyoruz ve zamanı geldiğinde de seçimlerimizin sorumluluğunu almayıp o karşımızdakilere sorumluluk yüklüyoruz… Oysaki hayatta tüm tercihlerimizin yani tüm “vazgeçtiklerimizin” sorumlusu bizleriz. Bu işte bu yüzden, ilişkilerimiz için çok daha ciddi düşünmemiz gereken bir kavram.

Bugün bu yazımı okuyorsanız, aşk için, sevgili olmak için, eş olmak için, kız arkadaş olmak, erkek arkadaş olmak için, sırf bu isimlere sahip olmak için kendinizden vazgeçtiğiniz her şeye “hayır” diyebilmenizi dilerim… Hayatta “insan” olarak en önemli göreviniz kendimizi gerçekleştirebilmektir, bu hayata gelmemiz bir kişinin – karısı, kocası, kız arkadaşı, erkek arkadaşı, nişanlısı – olmak sıfatlarından çok daha öte bir sorumluluktur ve öncelikle kendimize olan saygımızı hiçbir durumda kaybetmemek bilincimizi gerektirir…

Evet, aşk ancak biz “kendimiz” olduğumuzda güzel olandır, kendimizden verdiğimiz aşk gerçek aşk değildir, bizi değiştirmeye çalışan aşk gerçek aşk değildir… Gerçek aşk, evimize, kendimize, kalbimize döndüğümüzü hissettiğimiz anlardan ibarettir…

 

İlginizi çekebilir: Gözümüze imkansız görünse de aşk, hayal kurmayı gerektirir.

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam