Ağız şapırdatma sesi gerçekten insanları çıldırtabilir mi?

Misofonyayı ilk duyduğunuzda size çok bir anlam ifade etmeyebilir; ancak bazı insanların hayatında gerçekten önemli bir yer teşkil ediyor. Misofonyayı kısaca Seçici Ses Duyarlılığı Sendromu ya da düşük düzeyli seslerden (Tırnak kesme, diş fırçalama, yemek yeme, nefes alma, koklama, konuşma, hapşırma, esneme, yürüme, sakız çiğneme, gülme, horlama, ıslık veya öksürük) hoşlanmama biçimi olarak açıklayabiliriz.

Günümüzde çok yaygın olmasa da görülen bu sendrom insanların hayatları için zorlu bir durum olabiliyor. Bu konu üzerine çok fazla araştırmanın bulunmaması da ayrı bir sorun olarak değerlendiriliyor.

TED Talks konuşmacısı ve nörobilimci Vilayanur Ramachandran bu konuda çalışma yürüten kişilerin başında geliyor. İnternet üzerinden ilk destek grupları laboratuvarla iletişime geçtiğinde University of California’da okuyan doktora öğrencisi Miren Edelstein ‘şüpheci’ yaklaştıklarını itiraf ediyor. Bunun nedeni daha önce kimsenin böyle bir rahatsızlığı duymamış olmasından kaynaklanıyor. Ramachandran ise insanların olağanüstü hafif hastalıkları sormalarından dolayı araştırmalarına başladıklarını ifade ediyor.

Yapılan araştırmalar her ne kadar misofonya rahatsızlığı olan insanların savunma mekanizması geliştirdiğini söylese de, bu araştırma esasında 11 gönüllü kişi üzerinde yapılıyor.

Edelstein ve arkadaşları destek grubundan 11 kişiyle görüşme yaptıktan sonra, hepsinin de benzer eğilimleri olduğunu fark ettiler. Her gönüllü ‘şapırdatma, ağızla ses çıkarma’ gibi seslere yoğun tepkiler veriyor. Misofonya rahatsızlığı olan insanlarla olmayan insanların beraber katıldığı bir başka deneyde ise gönüllülere sakız çiğneme, şapırdatma, koklama gibi sesleri yüksek ses şiddetiyle dinlettiler. Katılımcıların hepsi negatif tepkiler verirken misofonya rahatsızlığı olan kişiler diğerlerine göre daha fazla tepki verdiler. Bu belirtiler gösteriyor ki, misofonya rahatsızlığı olan insanların beyindeki sesi algılama bölümü ve duyguları düzenleyen limbik sistem arasındaki olağan dışı güçlü sinirsel bağlantı bulunabilir.

Gönüllüler reaksiyonlarının uygunsuz ve aşırı olduğunun farkındaydılar ve Edelstein’a ses duydukları yaptıkları anda odayı terketme, telefonla konuşuyormuş gibi yapma ya da sesi taklit etme gibi sabunma mekanizmalarını nasıl geliştirebileceklerini sordular. Bu gibi bazı savunma mekanizmalarının hayatlarını ve işlerini olumsuz etkilediğinden bahsettiler.

Yapılan araştırmalar her ne kadar misofonya rahatsızlığı olan insanların savunma mekanizması geliştirdiğini söylese de, bu araştırma esasında 11 gönüllü kişi üzerinde yapılıyor. Bu problemi yaşayan diğer insanlarda aynı durumun yaşanıp yaşanmadığı konusunda net bir bilgiye sahip değiliz.

Yapılan başka bir araştırma ise misofonyanın genel nüfusta ne kadar yaygın olarak görüldüğü üzerine oluyor. Klinik psikoloji doktora öğrencisi Monica Wu, Psikiyatrist Eric Storc ve University of South Florida’daki öğretim görevlisi arkadaşları 483 lisans öğrencisi üzerinde misofonya semptomlarını araştırmak için çalışmaya başlıyorlar. Her ne kadar kadar yine tüm dünyayı yansıtmasa da katılımcıların %60’ının beyaz, %80’inin kadın olduğunu söyleyebiliriz.

misofonya
Misofonya insanların hayatlarını devam ettirmelerini zorlaştırmaktadır

Wu ve arkadaşları, katılımcı öğrencilerin %20’si önemli misofonya semptomlarını taşıdığını ortaya çıkarıyor. Wu bu durumu ‘Florida öğrencilerinin seçici ses uyarıcılarına karşı aşırı reaksiyon göstererek semptomları taşıdıklarını ortaya çıkardılar’ diyerek açıklıyor ve ses uyarıcılarının ağız sesleri olduğunun altını çiziyor. Aynı zamanda ilginç bir şekilde bu öğrenciler de içinde bulundukları durumdan kurtulmak için benzer savunma mekanizmaları kullanıyorlar. Üzücü bir şekilde, semptomları taşıyan öğrencilerin yarısı, tüm öğrencilerin %10’u okulda ve işte bu durumla başa çıkmakta zorlandıklarını itiraf ettiler. Bu oran ilk başta şaşırtıcı gözükse de, insanlar bu seslere verdikleri tepkiler konuşmaktan aslında hoşlanmıyorlar.

Merak uyandırıcı bir şekilde, Wu misofonya semptomların devamında anksiyeti, depresyon ve obsesif-kompulsif bozukluk rahatsızlıklarını izlediği ortaya çıktığını dile getiriyor. Ne yazık ki, Wu’nun araştırması zihinsel rahatsızlıklarla misofonya arasında bağlantı olduğunu gösteren ilk araştırma olarak karşımıza çıkmıyor.

2013 yılında psikolog Arjan Schröder ve arkadaşları University of Amsterdam’da misofonyanın yeni psikolojik bozukluk olarak sınıflandırılması önerisini sundular. Misofonyanın obsesif-kompulsif bozukluk spektrumunda kategorilendirilmesi gerektiği önerdiler. Misofonya rahatsızlığından şikayetçi 42 danışan özelinde yaptıkları araştırmalarda hepsinde benzer sendrom olduğunu ortaya çıkardılar: Spesifik seslerin tetiklemesiyle agresif tepkiler verme ve savunma mekanizmalarıyla sosyal olarak izole olma. Schröder danışanların neredeyse yarısının obsesif-kompulsif rahatsızlığı içeren kriterleri karşıladığını belirtiyor.

Peki misofonya psikiyatrik bir rahatsızlıksa terapi veya ilaç tedavisiyle tedavi etmek mümkün müdür?

Aslında hayır. Wu hastalık hakkında yeterli bilgi sahibi olmadan ilaç tedavisine başvurmanın yanlış olduğu kanaatinde. Fakat söz terapiye gelince, bu konuda umutlu olduğunu belirtiyor. Ekibinin 2 hastaya bilişsel davranışçı terapi uygulayarak başarılı sonuçlar aldığını dile getiriyor.

Yine de, misofonya üzerine araştırma yapan herkes onu psikiyatrik bir vak’a olarak tanımlamıyor.

Emory University Otolarengoloji Profesörü Pawel Jastreboff misofonyayı ‘aşırı,kusurlu ve uygunsuz yaklaşım’ olarak değerlendiriyor. O ve eşi Margaret Jastreboff, 2001 yılında temmisophonia’yı bularak literatüre kazandırdılar. Araştırmacı çift misofonyayı ses toleransının düşük olması olarak tanımlıyor. Pawel yüzlerce misofonya hastasıyla karşılaştığını ve çok çok azında psikiyatrik bir durum gördüğünü ifade ediyor. Dahası, çift Hollandalı psikiyatristlerin obsesif-kompulsif rahatsızlıkla misofonya arasında hatalı bir bağ kurduklarını ifade diyor.

Jastreboff’lar misofonya için öğrenilmiş tepki demeyi daha uygun buluyorlar. Onlara göre misofonyası olan insanlar kendilerini rahatsız eden durumlar için negatif tepki vermeyi öğrenmişler. Bu düşünceye dayanarak, Jastreboff çifti hastalara duyarsızlaştırma terapisi uyguluyorlar. Bu terapide, danışanlar aşamalı olarak daha önceden negatif tetikleyici gösterdikleri sesleri pozitif deneyimlerle bir araya getirmeyi başarıyorlar. Örnek vermek gerekirse, ağzını şapırdatarak kurabiye yiyen bir kişiye sinir olmadan lezzetli kurabiyenin tadına bakmak için onla beraber kurabiyenin kokusunu alıp yiyebiliyorlar.

‘Misofonya kesinlikle başarılı bir şekilde tedavi edilmeli; ancak önemli olan nasıl tedavi edileceğini bilmek’ diyor Pawel Jastreboff. Pawel 184 danışanının 152’sinde yani %83’ünde duyarsızlaştırma terapisinin başarılı olduğunun altını çiziyor.

Yine de Pawel’in verilerine göz gezdirince araştırmasının en önemli metot olan randomize kontrollü çalışma değil gözlemsel olduğunu anlıyabiliyorsunuz. Jastreboff çiftinin bütün danışanları aynı terapiyi görmüş olup, hiçbir terapi görmeselerdi ya da farklı bir tarz terapi görselerdi hastalar nasıl bir gelişme göstereceklerdi bunun karşılaştırmasını yapamıyoruz. Ayrıca, bu terapinin plasebo etkisi gösteriyor olma ihtimali üzerinde durabiliriz; çünkü araştırmacılar, danışanlar aylar boyunca terapiye gittikten sonra kendi kendilerini değerlendirmelerine yönelik sorular sormuşlar.

Yine de Pawel’in bu durumdan habersiz olduğunu söylemek yanlış olur. Pawel bu konu için ‘Eğer kontrollü çalışmalar boyunca terapilerin değerlendirmesini yapabilseydik bu iyi bir fikir olurdu. Umarım gelecekte biri bunu yapar’ diyor ve bunun 10 milyon dolarlık bir maliyeti olduğundan dolayı gerçekleştiremediklerinin altını çiziyor.

Dürüst olmak gerekirse, misofonya hakkında süregelen tartışmalar için çok da şaşırmamak gerekiyor. Yeni bir rahatsızlık olduğundan ve üzerine yeterli sayıda araştırma yapılmadığından dolayı bu tartışmalar daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor.

İçinde belirsizlik barındıran ve küçük bir topluluk tarafından tartışılan misofonya için yeni bir  rahatsızlık olarak adlandırmak ne kadar doğru?

terapi seansı
Edelstein konuştuğu her 11 danışanın 1’inin intiharı düşündüğünü söylüyor.

Misofonya üzerine çalışan bilim insanları hastalarda görülen korkunç etkileri nedeniyle bunun yeni bir rahatsızlık olduğuna inanıyorlar. Schröder hastaları için şu sözleri söylüyor: ‘Şiddetli semptomlar deneyimliyorlar ve sıklıkla işlevlerini yerine getiremiyorlar’. Aileleriyle yemek yiyemiyorlar, büyük bir ofiste rahat rahat çalışamıyorlar ya da aileleriyle mutlu bir hayat süremiyorlar. Wu aynı zamanda çocuklar arasında da misofonyanın önemli bozukluklara yol açtığını gözlemlemiş.Önceki araştırmalarında, genç danışanların okula gidemediklerini ve anneleri ses çıkardıkları için çocukların yanında bile konuşamadıklarını söylüyor.

İlgili yazı: Yaşam kalitenizi yükseltmek için sorunlarınızın çözümünü ertelemeyin

2013 yılında yapılan bir araştırmada Schröder ve arkadaşları misofonyanın tanısal kriter olarak tanımlanmasını ve ‘sağlık hizmetleri tarafından tanınırlığının artırılması ve bilimsel araştırmalar için cesaretlendirilmesi’ için psikiyatrik sınıflandırılma altına girilmesini önermişler. Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders adlı yapıtın sonraki düzenlemesinde yer alan misofonya bazı araştırmacılar tarafından da desteklendi. Wu bu konu için ‘Sigorta konusunda yardımcı oluyor’ diyerek fikrini dile getiriyor. Dahası, bir rahatsızlığı isimlendirip tanımlamanın bir bakıma yüzünün ne olduğunu anlattığını düşünüyor.

Kaynak:

slate.com

Uplifers
Kaliteli ve mutlu yaşam koçunuz!