Affetmiş gibi yapıp gerçekten affedemedikleriniz için bir şans daha vermeye hazır mısınız?

Affetmek başlığı benim için de hayatımda çok önemli olan bir başlık. Bu konuda son dönemde sizlerden aldığım mesaj ve sorularınızda oldukça fazla ortak nokta görmekteyim. Bu ortak nokta ise “affettim” gibi gözükerek, kurduğum cümlelerin tümünde dışarıya yansıtamadığım o derin hüznü, kızgınlığı belki öfkeyi birim birim yansıtmaya, hani bir çeşmeden su damlar gibi her yeni damla ile her yeni söz ile biriktirmeye devam etmek…

Bu yüzden hep birlikte bir kez daha affetmeye, affetmenin aslında ne olduğuna, affedemediğimiz durumda neler yapabileceğimize, affetmenin zorluklarına, affetmek ile kendimize yaptıklarımıza ve en önemlisi hayata yansıttıklarımızın nasıl değişebileceğine bakalım istiyorum.

Bu yazım boyunca affetmeyi ilişkiler üzerinden yorumluyor olacağım (ki en büyük “darbelerimiz” buradan geliyor), fakat bu aslında hayatımızın tüm alanlarına yansıtabileceğimiz bir yorum olacak. Bu konuda kendinizi kendi hikayenizi bu yazı boyunca yorumlamanızı rica edeceğim sizlerden. Kendi içinize bakmanızı ve dürüstçe tüm cesaretiniz ile sormanızı; bugün şu anda neyi affetmiş gibi yapıp aslında içinizde bir yerde “seni affetmedim” diye bağıran bir sesi susturmaya çalışıyorsunuz?

Öncelikle bu ses ile yüzleşmemize kadar biraz daha dikenli yollarımızdan yürüyelim. Bakalım affetmek macerası bizi hangi tepelerden ve manzaralardan geçirecek. Affetmeyi ne yazık ki süreç olarak yani zaman olarak tanımlamaktan kaçınıyoruz. Çizgilerimiz çok keskin oluyor, bir kerede “tamam affettim gitti” diyebiliyoruz. İşte kendimize ilk dokunacağımız nokta burası; affetmek bir süreçtir; kendimize bu süreç için, düşünmek için ve anlamak için zaman vermemiz gerekir. Anlamak demişken bunu nasıl yapacağız; hikayenizi almanızı ve iki kişinin açısından yaşamanızı istiyorum bu noktada. Bizler sadece kendi açımızdan bakarak, asla affetmeyeceğim veya unuttum gitti diyerek kendi açımızdan biriktirdiklerimizi baskılıyoruz… İşte bu yüzden öncelikle bu konuda yaşayanların açısından ayrı ayrı bakmamız gerekiyor.

Affetmiş gibi yapıp gerçekten affedemedikleriniz için bir şans daha vermeye hazır mısınız?

Zorlu yollar bizi tabii ki örneklere getirecek, bakın hemen kendi hayatımdan bir örnek ile açıklamaya çalışacağım. Evliliğimi bitirme kararı aldığımda, çok üzüntülü bir haldeydim. Kurban olmuştum, çok sevdiğim bir adamı kaybetmiştim ve evet hayatında farklı bir kadın vardı. Her ne kadar onu o kadar fazla sevmeme rağmen, kendimi öfkeden, “Bu nasıl olur, bunu hak edecek ne yaptım, benim suçum ne?” diye sorgulamaktan alamıyordum. Şimdi sizinle birlikte diğer kişi açısından hikayemizi inceleyelim… Buradan baktığımızda belki aşk görüyoruz, belki gerçekten aşık olmayı görüyoruz. Mutlu olmadığımız bir evlilikten yana hayatımızın gidişatını değiştirmeyi görüyoruz, belki kaybetme korkusu görüyoruz. Belki ne yapacağını bilememek ve bu yüzden aldatma görüyoruz. Yani hikayenin bu yanı bambaşka kavramlarla yoğurulmuş. Burada aslında benim o kendime suç bulduğum veya karşı tarafı “suçlu” olarak yargılayabileceğim, öfke duymamı gerektiren veya sadece benim gücümün değiştirmeye yeteceği hiçbir şey yok… Ve evet, ben kendime sadece sevmek tarafını pay aldım bu akıştan, belki “affetmek” noktası çoktan geldi ve geçti. Şimdi sizlerle bir kez daha o zaman hissettiklerimi paylaşırken görüyorum ki, kendimi tek taraflı düşünmekten yana negatif etkilediğim her gün aslında hayatımdan kaybettiğim bir gün olmuş.

Şimdi bir adım daha atalım ve şunu soralım kendimize, yeterince öfkeye izin verdik mi? Öfkelenmeye, kızdığımızı, kırıldığımızı açıklamaya gerçekten bu “üzülmek” halimizi yansıtmaya yeterince zaman verdik mi? Kendimizi üzülmekten alıkoyarak, yaşamamız gereken bir kayıp için yaşamamışız gibi mi yapmaya çalıştık? Eğer cevabımız hayır ise içimizde affetmedim diye bağıran bir gerçek olmayacaktır. Birçoğumuz ise egomuzun sesine aldanarak “Onun için mi gözyaşı dökeceğim, bunun için mi üzüleceğim, unuttum gitti” diyerek aslında içimizi bastırmaya çalışıyoruz… “Mış” gibi yaparak, hislerimizi, öfkemizi, kırgınlıklarımızı, kızgınlıklarımızı, hayal kırıklığımızı ve kaybettiklerimize olan hislerimizi dışarıya vurmaktan çekiniyoruz.

Peki, sizce bu ne kadar doğru? O içimizde bastırdıklarımız bir gün oluyor o kadar fazla büyüyor ki, işte içimize sığamaz hale geliyor. Hayata karşı bakış açımızı kökünden değiştiriyor. Dışımız “mış” gibi affettim derken, içimizde dünyaya karşı bir “öfke” topu oluşuyor. Kendi kendimize tekrarlayıp duruyoruz “ben kaybedenim” “neden benim istediklerim olmuyor” “onu asla affetmeyeceğim” “benden daha kötü duruma düşsün” “ben mutlu olamadım o da mutlu olmasın” “bana yaptıklarının bedelini ödesin” “ben ne kadar üzüldüysem o da aynı şekilde üzülsün”… Bu cümlelere bakmanızı istiyorum; okurken size ne hissettirdi? Her ne yaşanmış olursa olsun bu cümleleri bir insan için bir insanın bu şekilde “üzülmesi” veya zor günler yaşaması için gerçekten kalbinizden geçerek isteyebilir misiniz? Bunu yaparken gerçekten “insan” olarak kalabilir misiniz?

Hemen farklı bir örnek ile açıklayalım, yine aynı dönemde yaşadıklarımın ağırlığı altında, tek düşünebildiğim, hayatımda bunu hak etmediğim gerçeğiydi. Hayatı da başıma gelenleri de asla affetmeyecektim. Uzun uzun düşündüğüm günler geçirdim, ne oldu nasıl oldu, neden oldu, ben neden bu kadar “zorlu” (kendimce) bir akış yaşamak durumunda kaldım diye. Evet, ağladığımda kimse görmedi, evet üzüldüğümde kimse bilmedi ama gün gün ne hissediyorsam öyle olmaya izin vermeyi öğrenmiştim. İçimdekileri sadece kendi kendime anlattım, yine kendi kendime dinledim. Uzun uzun koştum, sabah daha hava bile aydınlanmadan, kendi kendime anlatacağım o kadar çok kırgınlık, kızgınlık, öfke, sevgi ve korku vardı ki, ben hep koştum…

Affetmiş gibi yapıp gerçekten affedemedikleriniz için bir şans daha vermeye hazır mısınız?

Ta ki bir gün gelip de artık öfkeden geriye hiçbir şey kalmayana kadar. Gerçekten her akışın hayatın bir hediyesi olduğunu anlayıncaya kadar. Ta ki hepimizin bir hayat yolumuz olduğunu ve sadece bu yolda birlikte yürüyebilmek şansına eriştiğimiz için bile ne kadar şanslı olduğumuzu gerçekten anlayabilinceye kadar… Ta ki bu hayat yolumu her kim ile olursam olayım sadece kendimce ve kendimle yürüyebileceğimi sökünceye kadar… Ta ki dışarıda bir suçlu olmadığını, her ne olursa olsun, bir insanı gerçekten sevmek demenin onun sadece varlığı ile mutlu olmasını isteyebilecek kadar saf, egodan bağımsız, öz ve tertemiz olduğunu içselleştirinceye kadar… Ta ki benim yaşadıklarımın yanında, insanların çocuklarını kaybettiklerini, anne veya babalarını yitirdiklerini, zor hastalıklarla savaştıklarını ve tüm bu üzüntülerden sağ salim çıkmayı başardıklarını; gerçekten bu üzüntüler yanında benim zor diye kendime aldıklarımın ne kadar da zor olmadığını görebilinceye kadar… Ta ki ben olmam gereken ben kadar olgunlaşıncaya kadar…

Bugün bu maceramda bana eşlik ediyorsanız içinize ve burada sorduğumuz sorulara cesaretle dönmenizi dilerim. Affetmek bir gecede olmaz evet affetmek öyle burada yazıldığı kadar kolay da olmaz içinizden geçenleri duyabiliyorum evet siz çok daha fazlasını yaşadınız, evet sizler çok daha derinden kırılmış, parçalanmış, aldatılmış, kandırılmış, tehdit edilmiş, değersizleştirilmiş hissettiniz…

Evet, bu gerçekleri bugün değiştirmemiz mümkün değil fakat değiştirebileceğiniz şey hayatınızın bu olmadığı sizin buraya çok ama çok daha büyük ve güzel bir amaç ile gelmiş olduğunuz. Burada olmanızın çok daha önemli bir anlamı olduğu ve evet her ne olursa olsun aslında her şeyin en doğru şekilde size ulaştığı. Bugün gelin bir değişiklik yapalım, siz gerçekten affedebilmek üzere bir adım atın. Gerisi çok daha hızlı gelecek…

 

İlginizi çekebilir: Yarına beklettiğimiz sevgi: Sevgimizi neden erteleriz?

Pınar Ulus
2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü ile Kimya bölümlerini bitirdi. Aynı üniversitede Biyomedikal Mühendisliği ve İspanya Pompeu Fabra üniversitesinde master derecelerini ... Devam