Solomon paradoksu: neden başkalarına daha akıllıca tavsiye veririz?
Bir arkadaşınızın ilişkiyle ilgili sıkıntı yaşadığında çoğu zaman sorunu çok daha net görür ve ona kendine biraz zaman tanımasını, acele karar vermemesini ya da ya da kendini suçlamayı bırakmasını söylersiniz. İş hayatındaki problemlerinde ise haklarını talep etmesi gerektiğini söyler veya iş ile sosyal yaşam dengesini nerede kaçırdığını hatırlatırsınız. Dışarıdan bu kadar kolay görünür olan bu tür çözümler, söz konusu kendiniz olduğunda o kadar hızlı ayırt edilemeyebilir. Çünkü bir içinde olmadığımız bir duruma yorum yaparken duygulardan bağımsız düşünür ve tamamen objektif kararlar verebiliriz. Oysa bizi ilgilendiren sorunlarda en basit çözüm bile silikleşir, ihtimaller birbirine karışır ve her şey olduğundan daha karmaşık görünmeye başlar.
Solomon paradoksu olarak bilinen bu durum, birçoğumuzun yakından tanıdığı bir duygu ve en temelde başkalarının sorunlarına getirdiğimiz akılcı, mantıklı çözümleri ifade ediyor. Sorun bizi ilgilendirdiğinde ise aynı bilgelik seviyesine ulaşmak birçoğumuz için o kadar kolay olmuyor. Mesele kişiselleştiği zaman doğal olarak sorunla ilişkili duygu yoğunluğu, geçmiş deneyimler ve kaybetme ihtimali de güçleniyor ve sonuçta arkadaşımızın sorununda olduğu kadar mantıklı düşünmemiz söz konusu olmuyor.
Bu konuda yapılan bir araştırma, insanların yakın ilişkilerde başkalarının sorunları üzerine düşünürken kendi sorunlarına kıyasla daha “bilgece akıl yürütme” eğilimi gösterebildiğini ortaya koyarken kişisel sınırları fark etme ve farklı bakış açılarını hesaba katma gibi becerileri hesaba katıyor. Buna göre durumun zaman içinde değişebileceğini kabul etmek ve uzlaşma ihtimalini görebilmek de akılcı karar alma becerisini yakından etkiliyor.
Solomon paradoksu nedir?

Solomon paradoksu, en basit şekliyle başkalarının problemleri karşısında daha bilgece düşünürken kendi problemlerimizde aynı mesafeyi kurmakta zorlanma hali olarak tanımlanabilir. Kavram adını, bilgeliğiyle tanınan Kral Süleyman’ın başkalarının sorunlarını çözmekte akılcı önerilerde bulunurken kendi hayatındaki bazı kararlarda aynı açıklığı sergileyememesinden alıyor. Aslında bu paradoksu dilimizdeki en yaygın deyimlerden “Terzi kendi söküğünü dikemez” ya da “Mum dibine ışık vermez” şeklinde ifade edersek de yanılmış olmayız.
Sıklıkla gündelik yaşamda karşılaştığımız bu durum, bazen bir arkadaşımıza ilişkisi hakkında tavsiye verirken, bazen kardeşimiz iş stresi yaşarken, bazen de aile içi çatışmalar yaşanırken kendini gösterir. Tüm bu durumlarda her tarafın ihtiyacını net şekilde görecek perspektife sahip olsak da kriz bizi ilgilendirdiğinde tablo aniden değişir. Çünkü söz konusu biz olduğumuzda mevcut olayın yanında kişisel beklentiler, kırgınlıklar, kayıp ihtimali, utanç, korku ve daha pek çok duygu devreye girer. Haliyle zihin arkadaşımızın olayında olduğu gibi kendine düşünmesi için gereken o sakin ve geniş alanı bulamaz.
Başkalarına tavsiye verirken daha akıllıca görünmemizin bazı nedenleri şöyle özetlenebilir:
- Duygusal mesafe daha fazladır.
- Olayı kişisel değerimizle ilişkilendirme ihtimalimiz daha düşüktür.
- Karşı tarafların duygularını daha rahat hesaba katabiliriz.
- Uzun vadeli sonucu daha net anlayabiliriz.
- Hata yapma korkusu daha az olur.
- Sorunu kendi kimliğinizin bir parçası gibi hissetmeyiz.
- Alternatifleri daha sakin biçimde değerlendirebiliriz.
Kendimize dışarıdan bakmak ne işe yarar?

Başkalarının sorunlarına bakarken araya doğal bir mesafe girer. O olayın içinde doğrudan yer almadığımız için duygusal yük sorunuyla karşılaşmayız. Bu mesafe, ayrıntıları daha rahat görmenizi sağlar ve kimin ne hissetmiş olabileceğini, hangi seçeneğin daha sağlıklı durduğunu ya da olayın birkaç hafta sonra nasıl görünebileceğini hissetmemizi sağlar. Kendi sorunlarımızda ise zihin çoğu zaman savunmaya geçerek haklı çıkmak ya da kontrolü elden bırakmamak adına düşünme alanını daraltabilir.
Özellikle ilişkiler, aile, kariyer ve öz değerle ilgili konularda bu etki daha belirgin olur. Bir arkadaşınızın ayrılık sürecine baktığınızda “Biraz zaman geçsin, sonra daha net karar verirsin” derken aynı şey sizin başınıza geldiğinde ise “Ya tüm suçlu bendeyse” gibi düşünceler öne çıkabilir.
Bu noktada Solomon paradoksu, bize sorunla düşünce arasına mesafe koymanın neden gerekli olduğunu hatırlatır. Kendi sorunlarımıza çözüm üretmeye çalışırken bir yandan da zayıflık, yetersizlik, reddedilme ve belirsizlik gibi hislerle savaşırız. Bu nedenle kendimize dışarıdan bakarak objektif kalmamızı sağlayacak stratejiler geliştirmemiz önem kazanır. Bazı sorular, bize bu anlamda destek olabilir:
- Bu durum bir arkadaşımın başına gelse ona ne söylerdim?
- Bu olaya bir ay sonra baktığımda neyi daha farklı görebilirim?
- Şu anda kesin bildiğim şeyler neler, varsaydığım şeyler neler?
- Karşı tarafın bakış açısında hesaba katmam gereken bir şey var mı?
- Bu karar sadece bugünkü duyguma mı dayanıyor?
- En aceleci tepki yerine en sağlıklı adım ne olabilir?
Kendi sorunlarımıza daha bilgece yaklaşmak için kusursuz derecede sakin olmamız gerekmez. Daha gerçekçi hedefler koymak için yoğun duygunun içinde küçük bir düşünme mesafesi yaratmamız yeterlidir. Bu mesafe bazen birkaç dakikalık bir yürüyüşle, bazen yazı yazarak, bazen de kendimize dışarıdan bir soru sorarak oluşur.
Kaynak: psychologytoday, psychologicalscience
İlginizi çekebilir: Karar verme anında neler yaşarız?