Sevildiğimiz kadar değil, sevdiğimiz kadarız: Sevmek ve sevilmek nedir?

Eli kalem tutan her yazar sevmek üstüne birkaç kelam etmiştir diye düşünüyorum. Etmek de gerekli zaten, zira insana bahşedilmiş en güzel eylem sevmek olsa gerek. Bir de bu eylemin diğer tarafı var, sevilmek. Herkesin en çok odaklandığı kısım da burası. Hâlbuki sevilmek edilgendir, sevmek ise bize ait olandır.

Sevmek ve sevilmeyi bazen çok yanlış anlayabiliyoruz. Sevdiğimizin değil de, sevildiğimizin hesabını yapıp duruyoruz sürekli. “Beni ne kadar seviyor, beni sevmesi için ne yapabilirim, bak böyle yaptığım için mi beni sevmiyor artık…” İç sesimize ait bu sözlerin benzerlerine hepimiz aşinayızdır. Ancak, tam da burası iç sesimizin yanlış olduğu yer. Çünkü birinin bizi sevmesi ya da sevmemesi bizden ötürü değildir, seven kişinin kendisinden ötürüdür. Bu nedenle de, biz “daha” bir şey olduğumuz için seviliyor ya da “daha az” bir şey olduğumuz için sevilmiyor değiliz.

Aynı şekilde, biri bizi sevdiğinde bu bize bir şey katmaz ya da birinin bizi sevmemesi de bizden bir şey götürmez. Tabii ki, sevildiğimizi hissetmemiz hayatımızı güzelleştirir, birçok güzel duyguyu beraberinde getirir, sevginin etkisidir bu ancak değerimizi değiştirmez. Bu nedenle de, sevdiğimiz biri tarafından sevilmediğimizi fark ettiğimizde kafamıza üşüşen çoğu soru esasen çok anlamsızdır. Kendi değerimizi sorgulayıp, bir de X kişisinin neden daha çok sevildiğini düşünmeye başladığımız yer, tam da kaçarak uzaklaşmamız gereken yerdir.

Sevmek çok kişisel bir eylemdir, yani algoritma sadece bir duygudan ibaret değildir. Bazı kişiler sevgiyle büyütülmedikleri için ya da yaşadıkları bazı deneyimler sebebiyle sevme konusunda sorunlar yaşarlar. Bu kişiler sizi hiçbir zaman “yeterince” sevemezler. Siz –aslında size ait olmayan- bu algoritmaya kendinizden bir şeyler ekleyip çıkararak sonucun size ulaşmasını sağlamaya çalışırsınız. Bu anlamsızdır. Karşınızdaki kişi kendi algoritmasını ancak kendisi değiştirirse sonuç size ulaşabilir.

Burada bahsi geçen “yeterince” konusu da önemlidir tabii. Beklediğiniz sevgi, karşılıklı saygı, güven ve özveriye dayalı bir sevgiyse ve karşınızdakinin bunu size veremeyeceğini fark ediyorsanız eğer, bu ilişkiden uzaklaşmayı tercih edebilirsiniz. Ancak, “yeterince” dediğiniz ses, kendi egonuzun sesi ise, o halde durup buraya odaklanmanız gerekir.

Karşınızdakinden saf haliyle sevgisini ve ilgisini istemiyor olabilirsiniz. Belki de egonuzu beslemenin peşinde, sürekli onaylanma bekliyor ve bu onayı ne kadar alsanız da yetinmiyor olabilirsiniz. Karşınızdakini tüketircesine bir sevgi beklentisi zaten sevgi beklentisi değildir. Bu durumda, esasen eksikliğini hissettiğiniz şey de dışarıda değil, içerdedir. Her şeyden önce, biz kendimizi onaylamalı ve kendimizi sevmeliyiz.

Ne kadar kulağa klişe gelse de, önce kendimizi sevmezsek, saf sevgi bağıyla kurulmuş bir ilişkiye sahip olamayız. Çünkü sevmek-sevilmek, alış-veriş değildir. Kendini sevmeyi beceremeyen kişi bunu, bir alma ve verme dengesi olarak görür. Dengenin şaşmaması için de, sürekli ne kadar sevildiğini ölçer durur, sevildiğine dair kanıtlar bekler karşısındakinden. Kendi sevgisi de hesaplanmış bir sevgi olur. Hâlbuki sevgi “için” eylemi değildir, artıları eksilerinden fazla olduğu için sevmeyiz birini. Eksikleri olsa da severiz.

Bir de biz sevdiklerimizden sorumluyuz. Sevdiğimiz şeylerin kredisi bize yazar yani, bizi sevenlerin değil. Bu nedenle de neyi sevdiğimize daha çok dikkat etmeliyiz. Sevdiğimiz şeyler, hayatımıza çektiğimiz şeylerdir, kendimizi beslediğimiz şeylerdir. Bize iyi gelmeyen şeyleri seviyorsak, bunları da fark etmemiz yararımıza olacaktır. Sevdiğimiz şeyi neden sevdiğimize bakmalıyız önce. Karşılık alma peşinde, onaylanma peşinde, kendi değerimizi kanıtlama peşinde mi koşuyoruz ya da sevdiğimiz kişiyi sevmenin bizi daha havalı ya da popüler yapacağını mı sanıyoruz ya da bize öyle öğretildiği için seviyor olabilir miyiz bir şeyleri?

Bu soruları sormak, bizi sevmesine gerçekten ihtiyacımız olan tek kişiyle yakınlaştıracak bizi, kendimizle. Kendimizi iyi anlamanın peşine düşmeliyiz önce, kendimizle kurduğumuz ilişkinin nasıl olduğuna bakmalı, kendimize karşı şefkatli olmalıyız. Zaten kendimizi seviyorsak, artık sevgiden yana zenginiz demektir. İşte o zaman, başka biriyle de karşılık beklemeden paylaşabiliriz sevgimizi. Paylaştığımız sevgi de çoğalır ve bize döner gelir zaten. Hem zaten sevildiğimiz kadar değil, sevdiğimiz kadarız. Böyle demişken, Yaşar Kemal’in sevdiğim bir sözünü anımsadım: “İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.

İlginizi çekebilir: Olumlu bir zihniyete sahip olmak, duyguları yok saymak değildir

Ceyda Tepret
İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği bölümü mezunudur. Koç Üniversitesi’nde MBA eğitimi alıp, Madrid’deki IE Business School’da International MBA programında eğitimini tamamlamıştır. Pazarlama alanında bir ... Devam