Kucak uykuları ve annelik halleri

Belki de yeni yazılarıma contact nap serisi gibi bir isim vermeliyim ya da telefonumun notlarında kalanlar falan… Çünkü bilen bilir bebeği yalnızca kucağında uyuyan anneler için her iş telefondan halledilir, hele ki kahvenizi, yemeğinizi, kitabınızı falan yanınıza almayı unuttuysanız, overthinking saatinize telefonunuz eşlik eder. Mesela evde yapılması gereken işleri yazabilir (ama sadece yazabilirsiniz, yapabileceğinize dair bir beklentiye girmenizi istemem 🙂 ya da market alışverişini halledebilirsiniz) P.S. sevgili eşim, telefonum artık işlerimi ve her anını çekmeye çalıştığım bebeğimizin fotoğraflarını kaldırmıyor, yeni yılda agendana ekleyebilirsin 🙂 Neyse, gelelim günümüze.

Bir önceki yazımdan sonra çoğu yeni anne arkadaşım mesaj attı, anlıyorum ki herkesin o sazı eline almaya çok ihtiyacı var. Ah be toplum, bir konuda da şaşırt… Her neyse, bu konu uzun ve derin. 5 dakikam da olabilir 50 dakikam da, o yüzden uzatmadan diğer konulara giriyorum.

Bir yerde denk gelmişti; ‘ebeveynlik, iyi ebeveynler için zordur’ diye, o kadar iyi anlıyorum ki bu cümlenin derinliğini her geçen gün. Öyle ki günün 3’te 2.75’ini kucağımda geçiren bebeğime acaba yeteri kadar zaman ayırabiliyor muyum diye düşününce bir şeyler dank ediyor. Gerçekten en iyisini yapıyor muyum, daha iyisini yapabilir miyim, doğrusu bu mu, kendimden daha fazla ne katabilirim, hep bunlar dönüyor kafada. (Bu arada bebekler kucağa alışmaz, zaten yaşamın ilk aylarında tek ihtiyaçları kucaktır; sıcaklıktır, sevgidir, şefkattir, güvendir, anne-babanın varlığıdır, o yüzden ben pek takmıyorum bu söylemi. Çocuğu beşiğinde uyumayan herkes de katılacaktır bu dediğime, çünkü ‘uyusun da büyüsün’ gerçeğinin farkında olmak çok önemli. Aksi halde uyumuyorsa, başka seçeneğiniz yok ve evet, deniyorum, defalarca kez deniyorum, beşiğini tercih etmiyor.) Ebeveyn olmanın en zor kısmı belki de hep ‘mükemmel’i bulmaya, uygulamaya çalışmak olabilir. Mükemmel kitap, mükemmel oyuncak, mükemmel rutin, mükemmel krem, mükemmel tulum, mükemmel ilaç… Halbuki bazen de insanın yeteri kadar iyiyle yetinmeyi öğrenmesi lazım. Her an kitapla, tummy timela, siyah-beyaz kartlarla, kafiyeli şarkılarla geçmek zorunda değil ama bu gerçeği göremiyor insan hemen, ebeveynlik gözlüğünü bir kere takınca hep daha iyisini istiyor.

Geçen yeni anne bir arkadaşımın ne yapıyorsun mesajına ‘annelik vicdanımla insani duygu ve ihtiyaçlarımın kapışmasını dinliyorum’ diye cevap verdim, ne güzel söylemişsin dedi. Çocuğumuz için her şeyin en iyisini kovalarken kendimiz için bırakın ‘en’i, normal bir ‘iyi’yi bile unutuyoruz. Herhalde anneliğin olayı bu. Ama lohusalığın o sert ve dalgalı denizinde yüzmeye çalışırken aslında o normal ‘iyi’lere ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ediyorum bir yandan da. Yine bir yerde denk gelmişti, ‘bir evde anne iyi olmazsa, o evde kimse iyi olmaz’ diye, şimdi anlıyorum ki gerçekten öyle. Yine de henüz kendime alan açmayı başarabilmiş değilim, o yüzden bu konuyu derinlemesine konuşmayı biraz daha ertelemek durumundayım. Belki birkaç ay (belki de birkaç yıl) sonra lohusalığımda ışığımı nasıl geri kazandım gibi bir yazı yazabilirim ama şu an tünelin ucundaki o ışığı göremiyorum ben, neyse, kervan yolda düzülür, yaşayıp göreceğiz.

Aslında hamilelik, lohusalık, yenidoğan dönemi, baba katılımı, toplum desteği/kösteği, ataklar, witching hour, kilo takibi gibi konu konu bir şeyler yazmayı düşünmüştüm ama yazarken hep başka yerlere çekiliyor zihnim, ortaya karışık oluyor o yüzden. Bir de tabii yazıyı bir oturuşta bitiremememin de etkisi var. 

Neyse. Kilo takibiyle devam edeyim. Kendi kilom değil tabii ki yanlış olmasın 🙂 Bebeğimin kilosu. Yıllar yıllar önce üniversitede dersimize giren çocuk doktoru hocamız, Türk annelerin bir özelliği var; sanki çocuklar çok yemek yiyormuş gibi bir de dudaklarının kenarında kalanı kaşıkla sıyırıp tekrar çocuklarının ağzına sokmaya çalışıyorlar diye anlatmıştı. Kendi çocukluğumdan da hatırladığım mesela ne zaman balık olsa yemekte, masada bir huzursuzluk çıktığıydı, çünkü sevmiyordum, yemiyordum, şu yaşımdayım hala deniz ürünü yemem. Hep derdim ‘ben çocuğunun peşinden kaşıkla koşan bir anne olmayacağım, yemek travması yaratmayacağım, acıkırsa yer, yemezse yemez, çok okey.’ Fakat gelin görün ki çocuğum doğum kilosundan hızla geri sararken bir de sarılıkla uğraşırken meme bir yandan mama bir yandan üç günlük çocuğa hadi yavrum, ye yavrum, aç ağzını çocuğum diye dil döküyordum. Bugün eşime ‘şu ana kadar bebek bakımıyla ilgili en travmatik olayımız neydi’ desem muhtemelen biberon kaşıkla mama vermeye çalışmamızı söyler. O ne sinir bozucu ve işe yaramaz bir buluş öyle (neyse belki fayda görmüş olan vardır ama bizi tüketmişti).

Yanisi şu ki ebeveynlik böyle sizi inançlarınız ve değer yargılarınızla sınayan bir challenge gibi, o yüzden büyük konuşmamak lazım. Bir de düşenin halinden düşen anlar; benzer yollardan geçmiş bir yakınımın bebek tartısını bana vermesiyle devam etti kilo takibi sürecimiz. Tam bir delilik ama işte n’aparsın 🙂

Bir de şu atak haftaları konusu var ki aman aman… Ben yine başıma gelmeden önce ‘atak haftası diye bir şey yok ya, bebekler büyüyor, gelişiyor, bir sürü şey yaşıyorlar, beyinleri level atlıyor tabii ki bunların verdiği huzursuzluk, sıkıntı olacak’ gibi boş laflar ederken dan dan tokat gibi vurdu yüzümüze atak haftalarının gerçekliği daha şimdiden. Yani tam olarak anlatılmaz, yaşanır diyebilirim. Hiç detaya girmeyeceğim ama atak haftaları gerçekmiş arkadaşlar, inanın 🙂 Eşinizle birlikte vermeniz gereken bir başka sınav da kesinlikle bu haftalar. Ve biz daha yolun başındayız, daha zorlayıcı haftalar ilerdeymiş, gözünüzü korkutmak istemem ama beni korkuttular, siz de bilin isterim 🙂

Atla çocuğum nereye atlayacaksan biz bekliyoruz 🙂

Neyse… Konumuz çok, hepsi sırayla. Biraz da toplumumuzun ‘bebek sevgisi’nden bahsedeceğim ama önce dilimi törpülemem lazım, bakalım, kısmet.

İlginizi çekebilir: 40’ı çıkınca ne oluyordu?

Ecem Şenyurd Efecan Psikolojik Danışman
Selam, ben Ecem! Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra çeşitli özel kurumlarda çalışıp akademi özlemiyle soluğu yine üniversitede aldım, daha öğrenilecek çok şey vardı! Mindfulness ... Devam