Kendi kuzey yıldızına dönmek: Modern dünyada anı yaşamanın ve paylaşmanın dengesi
Hayat bazen düz bir çizgi değil, bir dizi eşik geçişidir. Bu eşikleri geçme cesaretini gösterenlerin hikayeleri ise çoğumuza kendi yolculuğumuzda ışık tutar. İşte bu cesaretin en ilham verici örneklerinden biriyle, Trail of Us olarak tanıdığımız Burçin ve Erdi ile bir aradayız.
Onların hikayesi, 2018 yılında 6 yıllık kurumsal kariyerlerini ve İstanbul’daki düzenlerini bir kenara bırakıp “Mars” adını verdikleri karavanlarıyla yola çıkmalarıyla başladı. Geçen sekiz yıl içinde sadece yollar katetmekle kalmadılar; Ontrail markasını kurarak girişimciliğin zorlu sularına daldılar, Urla’nın huzuruna sığındılar ve hayatın getirdiği yas süreçleri ile yoğun iş temposu arasında “durabilmenin” ve “kendi içine dönebilmenin” lüks olmadığını keşfettiler.
2026 yılının başında, artan maliyetler ve değişen piyasa koşulları karşısında üretimi durdurma kararı alarak bir kez daha herkesi şaşırtan bir esneklik gösterdiler. Şimdi ise “Crema” adını verdikleri yeni karavanlarıyla, 30’lu yaşların başındaki o çocuksu heyecanı, 40’lı yaşların getirdiği “ne istediğini bilme” bilgeliğiyle harmanlayarak yeniden yollardalar.
“Seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir” diyerek yola çıkan, planların her zaman tutmadığı bir dünyada “yeniden başlayabilme” kasını nasıl geliştirdiklerini, dijital dünyanın baskılarıyla nasıl başa çıktıklarını ve gerçek özgürlüğün “zamanını istediğin gibi yönetebilmek” olduğunu Uplifers okuyucuları için anlattılar.
Kendi eşiklerini geçmekte tereddüt edenlere, hayatın akışına güvenmenin ve “denemiş olmanın” gücünü hatırlatan bu samimi röportaj, sizi sadece yeni yerler keşfetmeye değil, kendi dönüşümünüze de davet ediyor.
Umarım keyifle okursunuz.

2018 yılında 6 yıllık kurumsal kariyerlerinizi ve İstanbul’daki düzeninizi bir kenara bırakıp “Mars” ile yola çıkmak büyük bir eşikti. Bugün 2026 yılında, dönüp o güne baktığınızda; o zamanki “bilinmezliğe atlama” cesaretiyle, bugün Ontrail’da üretimi durdurup “Crema” ile yeniden yola çıkma kararını duygusal olarak nasıl kıyaslıyorsunuz?
Aslında hem çok benzer, hem de çok farklı bir süreçten geçiyoruz. Şöyle açıklayayım; 2018 yılında İstanbul’u arkamızda bırakırken “bir daha asla geri dönmeyiz” gibi bir düşünce ile yola çıkmamıştık. Her zaman aklımızın bir köşesinde “bir şeyler yolunda gitmezse geri döner bir ajansta çalışırız” vardı. Yaşlarımız yeni bir maceraya atılmak için çok uygundu. Şu an 30’ların başında bu kararı veren Burçin ve Erdi’den çok farklı insanlarız. Geçtiğimiz 8 senede bambaşka bir düzen kurduk, o sırada biz yokken içerik üretim dünyası dev bir değişim geçirmiş. Bu sefer 30’larımızın sonunda yeniden bir şeyleri baştan inşa etmek durumundayız. İçsel olarak çok benzer ama dış faktörler olarak da bir o kadar farklı bir duygusal dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Gelecek kaygısı ve yeni şeylere duyulan heyecan aynı. Anlatacaklarımızın bitmediğini hissediyoruz. O kısım da bizi çok motive ediyor. Hayatın neresinde olursanız olun bizce yeniden başlamak için geç değil.
“Mars” heyecan dolu, yeni bir hayata atılan gençlerin ruhunu yansıtırken; “Crema”nın artık ne istediğini bilen, ayakları yere basan ve 40’lı yaşlarına yaklaşan bir çiftin ihtiyaçlarına göre tasarlandığını söylüyorsunuz. Yaş almak ve deneyim kazanmak, “özgürlük” tanımınızı yıllar içinde nasıl dönüştürdü?
İnsan da kendi içinde bir değişim serüveninden geçiyor. Zamanında çalışan formülleri yeniden uygulayarak aynı sonuçlara ulaşamayabiliyorsunuz. Mars ile çıktığımız ilk yolculukta sadece yola çıkabilmiş olmak bile bir noktada bizim için yeterliydi. Yolda başımıza gelecek her maceraya hazırdık, çünkü her şey çok yeni ve bilinmezdi. Şimdi 8 senedir karavanla seyahat etmenin getirdiği bambaşka deneyimler ve beklentiler var. Artık daha çok kendi rutinlerimizi kimselerin olmadığı koylara, dağlara taşıyabilmenin özgürlüğünü yaşıyoruz diyebiliriz. Özgürleşmek için uçlarda olmak zorunda hissetmiyoruz. Bizce en büyük özgürlük; zamanını istediğin gibi yöneterek, acele etmeden, rutinlerinden ve ev konforundan fedakarlık yapmadan seyahat edebilmek…

YouTube içerik üretimine verdiğiniz uzun arada, hem babanızın kaybı gibi derin bir yas süreci hem de yoğun iş temposu vardı. “İyi hissetmediğinizde durabilme” ve “kendi içine dönebilme” lüksünün, sürekli üretim bekleyen dijital dünyadaki önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz içerik üretmeye her şeyden önce kendi hayatımızı kayıt altına alma arzusu ile başlamıştık. O yüzden video çekmenin keyif vermediği, hatta bir nevi zorunda hissettirdiği anda durma ihtiyacı hissettik. Şu an yeniden bu heyacanı içimizde hissettiğimiz için geri dönmek ikimizi de çok mutlu etti. Ara verdiğimiz için sistem bizi cezalandırıyor ve içeriklerimizi sınırlı bir kitleye gösteriyor mesela. Fakat verdiğimiz ara için pişman değiliz. Algoritmalar devamlı sizi daha fazlasını yapmaya yönlendiriyor. Ancak her şeyin özünde ve algoritmaların ötesinde; hikaye, fikir birliği ve ilham çalışıyor. O yüzden biz hem içerik üretirken, hem de üretmezken kararlarımızı bu verileri çok da dikkate almadan vermeye gayret ediyoruz. Bizce işin özü kendinize iyi gelen şeyi yapmaktan geçiyor, size iyi gelen şeyler zaten başkalarına da ilham oluyor…
Karavan hayatının sadece güzel manzaralardan ibaret olmadığını, her günün aslında “su yönetimi, temizlik ve konaklama yeri arayışı” gibi bir mücadele içerdiğini söylüyorsunuz. Bu yaşam tarzını sürdürülebilir kılmak isteyenlere “romantize edilmiş sosyal medya görselleri” ile “gerçek hayatın pratik zorlukları” arasındaki dengeyi kurabilmeleri için neler tavsiye edersiniz?
Bize göre sadece karavan hayatı değil, komple hayatın kendisi böyle. Artıları ve eksileri ile toplam bir paket. Biz şahsen karavan hayatının romantize etmeye değer olduğunu düşünüyoruz. Sosyal medyadaki her şeye yaklaşırken bu bilinç ile bakmak lazım. Her mutlu anın arkasında belli bir mücadele var. Çocuklu hayat, karavan hayatı, ilişkiler, okul, kariyer vb… Mücadele baki, mücadele etmek istediğiniz sorunların hangileri olduğunu seçmek ise sizin elinizde. O yüzden karavan hayatının sunduğu eşsiz anları yaşamak istiyorsanız bu mücadeleyi de kabul etmeniz gerekiyor.
2026 başında markanızın üretimini durdurma kararınızın ardından “iddialı laflar etmekten kaçındığınızı” ama yine de içinizde bir heyecan olduğunu belirttiniz. Planların her zaman tutmadığı bir dünyada, “esneklik” ve “yeniden başlayabilme” kasını nasıl geliştirdiniz?
Bunu rahatça yaptığımızı düşünmenizi hiç istemeyiz. Yeniden başlamak korku dolu… Bizim minik projelerimiz, yapmak istediklerimiz, gitmek istediğimiz yerler hiç bitmez. İlişkimizin bir parçasını oluşturuyor bu heyecanlar. O yüzden belki bir nebze olsun bu taraftaki kaslarımız gelişmiş olabilir. Ancak bu denli büyük değişiklikler yaparken ikimiz de gelecek kaygıları çekiyoruz. Zaman zaman depresyona girdiğimiz, umudumuzu kaybettiğimiz anlar da oluyor. Tek güvendiğimiz şey çalışkanlığımız ve öğrenme aşkımız. İkimiz de işten kaçan insanlar değiliz. Birbirimize destek olarak bu dönemleri de aşabileceğimize inanıyoruz ve yola devam ediyoruz. Ne yazık ki böyle anlarda yaşadığınız stres yaratıcı sürecin bir parçası. Bunu kabul edince yönetmek birazcık daha kolaylaşıyor (ama gerçekten birazcık).
YouTube’da 8 yıl öncesine ait videolarınızı izlediğinizde zamanın nankörlüğünden ve hatıraları dokümante etmenin değerinden bahsediyorsunuz. Bir dijital günlük tutmanın, insanın kendi gelişimini görmesi ve “eski versiyonlarıyla” barışması üzerindeki etkisi sizce nedir?
Günlük tutmanın önemine çok inanıyoruz. İnsan kendi içinde o kadar çok değişiyor ki farklı duygu ve düşüncelere daha çok saygı duyar oluyor. Artık anlaşmazlığa düştüğüm biri olduğunda genelde o insanın daha hayatının bunu anlayabilecek döneminde olmadığını düşünüyorum. Kendi içimizde bu dönüşümleri yaşadığımıza o kadar çok şahit olduk ki. O yüzden hem kendinizle hem de başkaları ile barışmak, hem de güzel hatıralı tekrar tekrar hatırlayabilmek için dijital ya da analog günlük tutmak bizce çok değerli.
Dışarıdan bakıldığında “mükemmel ve zıt görüşleri olmayan” bir çift gibi eleştirildiğiniz zamanlar oldu. Ancak hayatın zorlukları karşısında (ekonomik krizler, kayıplar, iş kapatma) “biz” kalabilmenin ve ortak kararlar alabilmenin perde arkasındaki gerçek mücadelesinden bahseder misiniz?
Doğal akışında iyi anlaşan insanlarız ama sürekli aynı görüşte miyiz? ASLA. Birbirimizin görüşlerine saygı duyuyoruz sadece ve çoğu zaman birbirimizi zorla bir şeye ikna etmeye çalışmıyoruz. Ortak almamız gereken kararlarda konsensüse ulaşmaya gayret ediyoruz. Görünenlerin arkasında aslında geçtiğimiz bu 8 senede büyük dönüşümler yaşadık. Ekonomik olarak çok zorlandığımız ya da aile içinde büyük sağlık sorunları yaşadığımız yetişkinlik mücadelesinde ne olursa olsun aynı takımda olmaya gayret ettik. Elbette ki kendi içimizde sorunlar yaşadığımız, anlaşmazlığa düştüğümüz ve tartıştığımız onlarca an olmuştur. Ancak konuya an baştan “başımıza böyle bir şey geldi, bunu BİZ aynı takımda nasıl çözeriz?” diye yaklaşınca süreç zor olsa da her şey bittiğinde birbirimizden uzaklaşmadığımızı hissediyoruz. Hatta belki o deneyimde yalnız olmadığımız için yakınlaşıyoruz bile. Tabi bunların hepsinin ötesinde aynı takımda mücadele etmek isteyeceğin bir yol arkadaşının olması da çok kıymetli.
Crema ile seyahat ederken, videonun çekimine odaklanmak yerine “o anı yaşamayı” önceliklendirdiğinizi vurguluyorsunuz. Modern dünyada her anı kaydetme baskısı altındaki kişilere, bir deneyimi hem yaşayıp hem de nasıl paylaşabileceklerine dair nasıl bir denge tavsiye edersiniz?
Biz de bu konuda hiç uzman değiliz ama elimizden geldiğince ilk “biz ne yapmak isteriz?” diye soruyoruz. İçerik içinde bu iyi görünür, şunu yapsak çok izlenir gibi suni şeylerden kaçınmaya gayret ediyoruz. Çünkü onun sürdürülebilir olmadığına ve bir noktada insanı tükettiğine, hayatını Truman Show’a dönüştürdüğüne inanıyoruz. Bunu mükemmel bir dengede yapabiliyor muyuz? Bence hayır, bizim de ipin ucunu kaçırdığımız anlar kesin oluyor. Ancak hep aynı kuzey yıldızına dönüyoruz: “her şey ve herkesten önce biz ne yapmak isteriz? bize ne keyif verir?” O zaman insanların düşünceleri bizden farklı bile olsa, çektiklerimizi beğenmese, yargılasa bile en azından kendi içimizde tatmin hissediyoruz.

Sizin için seyahatin önündeki tek engel “kapının eşiği”ydi. 2018’deki Mars, 2021’deki Ontrail ve 2026’daki Crema; her biri farklı birer eşik geçişi. Bugün kendi “eşiklerini” geçmekte tereddüt edenlere, hayatın akışına güvenmekle ilgili ne söylemek istersiniz?
Kimse yola çıkarken yolun sonunda tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Sosyal medyada insanların hep ulaştıkları son noktayı görüyoruz. Arkasındaki mücadeleyi bilmeden kendimizle kıyaslıyoruz. Bir nevi kendi kötü gününüzle onların iyi gününü kıyaslamak gibi… Belki senin yolculuğun yeni başlıyor ya da başlayacak, belki o insanlar durulurken sen filizleneceksin. O yüzden hayatta yapmak istedikleriniz varsa bizce ertelemeyin. Biz kötü günlerden ya da sıkıntı çekmekten çekinmemeye gayret ediyoruz. Sonuçta onlar da deneyimin bir parçası. Yıllar sonra yaşarken hiç eğlenceli olmayan anların tümü birer hikayeye dönüşüyor. İçinizde bir hayalin peşinden gidecek heyecanı ve motivasyonu hissediyorsanız kendinize bir şans verin. Sadece denemiş olmak bile çok büyük bir kazanım.
Son olarak Uplifers okuyucularına neler söylemek istersiniz?
Umarız herkes hem kendi içinde, hem de bu dünyada harika yolculuklar çıkar. Her zaman en büyük arzumuz yaşlandığımızda geriye dönüp bakınca dolu dolu bir hayat geçirdiğimizi hissetmek. Hepimize böyle bir yaşam dileriz.
İlginizi çekebilir: Yüzdeki hikayeyi şefkatle okumak: Nihan Büyükaksu ile röportaj