Joker’ı Sevenlerin İzlemesi Gereken 10 Film
Bazı filmler, jenerik bittikten sonra da zihnimizde yaşamaya devam eder. Joker, Arthur Fleck’in yalnızlığını, kabul görme arzusunu ve giderek büyüyen öfkesini seyircinin kolayca geride bırakamayacağı bir hikâyeye dönüştürüyor. Joaquin Phoenix’in etkileyici performansı kadar, Gotham’ın kasvetli sokakları ve insanı huzursuz eden atmosferi de bu etkinin bir parçası.
Peki, Joker’ın ardından ne izlemeli? Bu listede kimi zaman kalabalıklar içinde yalnızlaşan karakterlerle, kimi zaman şiddeti gösteriye dönüştüren medyayla, kimi zaman da gerçek ile hayalin birbirine karıştığı dünyalarla karşılaşacağız. İşte psikolojik derinliği, toplumsal eleştirisi ve akıldan çıkmayan karakterleriyle Joker’ı sevenlerin izlemesi gereken 10 film.
1. Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1976)
Yönetmen: Martin Scorsese
Başroller: Robert De Niro, Jodie Foster, Cybill Shepherd
New York sokaklarında gece vardiyasında çalışan Travis Bickle, her gün sayısız insanla karşılaşmasına rağmen kimseyle gerçek bir bağ kuramayan eski bir askerdir. Uykusuzluk ve yalnızlıkla geçen hayatında, şehrin karanlık yüzüne duyduğu tiksinti giderek büyür. Çevresindeki dünyayı değiştirme düşüncesi ise zamanla tehlikeli bir saplantıya dönüşür.
Joker’da Arthur Fleck’in kalabalıklar içindeki görünmezliği sizi etkilediyse, Travis’in hikâyesi de tanıdık gelecektir. İki film de seyirciyi yalnızlaşmış bir karakterin bakış açısına yaklaştırırken onun düşünceleriyle arasındaki mesafeyi sorgulamaya davet eder. Sokaklar, karşılaşmalar ve gündelik aşağılanmalar, başkarakterlerin zihninde giderek farklı anlamlar kazanmaya başlar.
Robert De Niro’nun performansı, Bernard Herrmann’ın caz dokulu müzikleri ve gecenin içinden süzülen neon ışıkları, Taxi Driver’a kolay unutulmayan bir atmosfer kazandırıyor. Joker’ın yalnızlık, yabancılaşma ve biriken öfke damarını takip etmek isteyenler için listenin en güçlü başlangıcı.
2. The King of Comedy (Komediler Kralı, 1982)
Yönetmen: Martin Scorsese
Başroller: Robert De Niro, Jerry Lewis, Sandra Bernhard
Rupert Pupkin, ünlü bir komedyen olacağına bütün kalbiyle inanan, ancak hayalini gerçekleştirecek sahneyi bir türlü bulamayan bir adamdır. Televizyon sunucusu Jerry Langford’la tanışması, onun gözünde beklediği büyük fırsattır. Fakat Rupert’ın takdir edilme isteği, karşısına çıkan kapılar kapandıkça sınırları aşan bir takıntıya dönüşür.
Joker’da Arthur Fleck’in sahneye çıkma hayallerini ve Murray Franklin’e duyduğu hayranlığı hatırlayın. Rupert da kendisini anlayacak ve değerini herkese gösterecek bir televizyon yıldızının peşindedir. Hayalinde kurduğu konuşmalarla gerçek karşılaşmaları arasındaki uçurum, filmin hem komik hem de rahatsız edici anlarını yaratır. Seyirci olarak bazen ona üzülür, bazen de bir sonraki hareketini izlemekten çekiniriz.
Robert De Niro’yu bu kez şöhretin kapısını zorlayan tarafta görmek, Joker’daki sunucu rolüne ayrıca ilginç bir anlam katıyor. Scorsese, alkışlanma arzusunu ve ünlülere duyulan saplantılı yakınlığı kara mizahla işlerken şu soruyu aklımıza düşürüyor: İnsan, fark edilmek uğruna ne kadar ileri gidebilir? Joker’ın kabul görme ihtiyacı, şöhret tutkusu ve televizyon dünyasıyla kurduğu ilişki ilginizi çektiyse, Komediler Kralı listenizde mutlaka yer almalı.
3. Falling Down (Sonun Başlangıcı, 1993)
Yönetmen: Joel Schumacher
Başroller: Michael Douglas, Robert Duvall, Barbara Hershey
Los Angeles’ta bunaltıcı bir gün, sıkışan trafik ve ilerlemeyen bir yolculuk… William Foster, arabasını yolun ortasında bırakıp yürümeye başladığında tek istediğinin kızının doğum gününe yetişmek olduğunu söyler. Ancak şehir boyunca karşılaştığı insanlarla yaşadığı anlaşmazlıklar, giderek daha tehlikeli bir hâl alır. Gündelik hayatın küçük gerilimleri, Foster’ın biriktirdiği öfkenin açığa çıktığı çatışmalara dönüşür.
Joker ile Falling Down arasındaki güçlü bağ, başkarakterlerinin kendilerini haksızlığa uğramış hissetmesinde yatar. Arthur Fleck gibi Foster da çevresindeki dünyayla bağını kaybetmektedir. Film, onun şikâyetlerinin zaman zaman tanıdık gelmesine izin verirken davranışlarının korkutucu boyutunu da görünür kılar. Bir insanın öfkesini anlamakla yaptıklarını haklı bulmak arasındaki mesafe, hikâye ilerledikçe daha önemli hâle gelir.
Michael Douglas’ın beyaz gömleği, kravatı ve evrak çantasıyla çizdiği sıradan adam görüntüsü, karakterinin yarattığı tehdidi daha da çarpıcı kılıyor. Şehrin kavurucu sıcağı ve bitmeyen gürültüsü ise seyirciyi de bu gergin yolculuğun içine çekiyor. Joker’da biriken öfkenin şiddete dönüşmesini ve bu dönüşümün seyircide yarattığı huzursuzluğu etkileyici bulduysanız, Falling Down güçlü bir sonraki durak.
4. Nightcrawler (Gece Vurgunu, 2014)
Yönetmen: Dan Gilroy
Başroller: Jake Gyllenhaal, Rene Russo, Riz Ahmed
Los Angeles’ta geçimini sağlamaya çalışan Lou Bloom, bir gece karşılaştığı serbest kameramanlar sayesinde yeni bir iş fırsatı keşfeder: Kazaları ve suç mahallerini görüntüleyip televizyon kanallarına satmak. Bir kamera edinen Lou, kısa sürede geceleri polis telsizlerini dinleyerek olay yerlerine koşmaya başlar. Ancak başarılı olma hırsı büyüdükçe, görüntülediği insanların hayatları onun gözünde yalnızca satılabilecek birer habere dönüşür.
Joker ile Nightcrawler arasındaki en çarpıcı bağ, şiddetin seyirlik bir ürüne dönüşmesidir. Arthur Fleck’in hikâyesinde televizyon, görünür olma arzusunun merkezindeyken Lou Bloom’un dünyasında başkalarının acısı üzerinden yükselmenin aracıdır. Lou, insanların ilgisini neyin çektiğini öğrendikçe etik sınırları daha rahat aşar. Film de bizi yalnızca kamerayı tutan kişiyi değil, o görüntüleri satın alanları ve ekran başında izleyenleri düşünmeye zorlar.
Jake Gyllenhaal’ın donuk bakışları ve ölçülü, neredeyse ezberlenmiş konuşmaları, Lou’yu tahmin edilmesi güç bir karaktere dönüştürüyor. Los Angeles’ın ışıklı caddeleri ise gece ilerledikçe giderek daha tekinsiz görünüyor. Joker’ın medya eleştirisi ve seyirciyi rahatsız edici bir başkaraktere yaklaştıran anlatımı ilginizi çektiyse, Nightcrawler sizi ilk sahnelerinden itibaren içine alacak.
Yanıtım gecikti, kusura bakma. Beşinci filmle aynı formatta devam ediyorum.
5. Fight Club (Dövüş Kulübü, 1999)
Yönetmen: David Fincher
Başroller: Edward Norton, Brad Pitt, Helena Bonham Carter
Uykusuzluk çeken, işinden ve tüketim alışkanlıkları etrafında şekillenen hayatından bunalan bir adam, Tyler Durden’la tanışınca kendisini bambaşka bir dünyanın içinde bulur. Birlikte başlattıkları gizli dövüşler, gündelik yaşamda bastırdıkları duyguları açığa çıkarmanın yoluna dönüşür. Ancak bu buluşmaların çevresinde oluşan topluluk büyüdükçe, başlangıçta kişisel görünen arayış giderek daha tehlikeli bir yön kazanır.
Joker ile Fight Club, yaşadığı dünyaya ait hissedemeyen karakterleri üzerinden birbirine yaklaşır. Arthur Fleck’in fark edilme isteğinin karşılığında burada, sahip olduğu eşyaların ve üstlendiği rollerin arasında kendisini kaybetmiş bir insan vardır. Her iki filmde de bireysel huzursuzluğun başkalarında karşılık bulması, öfkenin nasıl yayıldığını sorgulatır. Şiddetin sunduğu güç ve özgürlük hissi ise hikâye ilerledikçe daha tartışmalı hâle gelir.
David Fincher’ın karanlık görsel dünyası, keskin mizahı ve seyircinin algısıyla oynayan anlatımı, filmi sıradan bir başkaldırı hikâyesinin ötesine taşıyor. Edward Norton ile Brad Pitt arasındaki gerilim de bu dünyanın çekiciliğini ve tehlikesini aynı anda hissettiriyor. Joker’ın kimlik, yabancılaşma ve kişisel öfkenin toplumsal bir harekete dönüşmesi üzerine düşündüren tarafını sevdiyseniz, Fight Club bu temaları farklı açılardan keşfetmenizi sağlayacak.
6. The Machinist (Makinist, 2004)
Yönetmen: Brad Anderson
Başroller: Christian Bale, Jennifer Jason Leigh, Aitana Sánchez-Gijón
Bir fabrikada çalışan Trevor Reznik, yaklaşık bir yıldır uyuyamamaktadır. Bedeni giderek zayıflarken gündelik hayatını sürdürmek bile yorucu bir mücadeleye dönüşür. İş yerinde yaşanan bir kazanın ardından karşılaştığı tuhaf olaylar ve kaynağını anlayamadığı notlar, çevresindeki insanlardan şüphelenmesine yol açar. Ancak Trevor’ın gördükleriyle başkalarının anlattıkları birbirini tutmaz.
Joker’da Arthur Fleck’in yaşadıklarını onun gözünden izlerken neyin gerçek olduğundan emin olamadığımız anlar vardır. The Machinist, bu belirsizliği hikâyesinin merkezine yerleştirir. Trevor’ın korkularına yaklaştıkça onun yorumlarına güvenmek de zorlaşır. Küçük ayrıntılar giderek tehditkâr anlamlar kazanırken seyirci, karakterle birlikte olup bitenlere bir açıklama arar.
Christian Bale’in rol için geçirdiği çarpıcı fiziksel değişim ilk anda dikkat çekse de performansının asıl gücü, Trevor’ın yorgunluğunu ve kırılganlığını hissettirmesinde yatıyor. Solgun renkler, ıssız mekânlar ve fabrikanın mekanik sesleri, karakterin sıkışmışlık duygusunu tamamlıyor. Joker’ın gerçek ile hayal arasındaki sınırları bulanıklaştıran anlatımını sevdiyseniz, The Machinist sizi her ayrıntıya kuşkuyla bakacağınız karanlık bir yolculuğa çıkaracak.
7. You Were Never Really Here (Hiçbir Zaman Burada Değildin, 2017)
Yönetmen: Lynne Ramsay
Başroller: Joaquin Phoenix, Ekaterina Samsonov, Judith Roberts
Geçmişindeki şiddetin izlerini taşıyan eski asker Joe, kayıp kızları bulup kurtararak geçimini sağlamaktadır. Yaşlı annesiyle birlikte yaşayan, insanlarla sınırlı ilişkiler kuran bu içine kapanık adam, bir siyasetçinin kızını kurtarmak için tutulur. Ancak üstlendiği görev, kendisini giderek genişleyen bir şiddet ağının içinde bulmasına neden olur. Joe, karşısına çıkan tehditlerle uğraşırken zihnine hücum eden anılarla da mücadele eder.
Joker ile bu film arasındaki bağ, Joaquin Phoenix’in başrolde olmasının ötesine geçer. Arthur Fleck gibi Joe da geçmişinin yükünü bedeninde ve gündelik davranışlarında taşıyan bir karakterdir. Ancak Arthur kendisini duyurmanın yollarını ararken Joe çoğunlukla sessizliğe sığınır. Bu fark, Phoenix’in iki ayrı karakterin kırılganlığını nasıl farklı biçimlerde canlandırdığını görmeyi özellikle ilginç kılar.
Lynne Ramsay, Joe’nun geçmişini uzun açıklamalarla anlatmak yerine kısa anılar, sesler ve kesintili görüntülerle hissettiriyor. Şiddetin önemli bir bölümünü doğrudan göstermekten kaçınması da dikkatimizi yaşananların karakterde bıraktığı etkiye yöneltiyor. Joker’da Phoenix’in oyunculuğundan ve karakterin iç dünyasına yaklaşan yoğun anlatımdan etkilendiyseniz, Hiçbir Zaman Burada Değildin kısa süresine rağmen üzerinizde güçlü bir iz bırakabilir.
8. Black Swan (Siyah Kuğu, 2010)
| Film Bilgisi | Detay |
|---|---|
| Yönetmen | Darren Aronofsky |
| Başroller | Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Barbara Hershey |
| Tür | Psikolojik Gerilim, Dram |
| Süre | 108 dakika |
Hayatını baleye adamış Nina, Kuğu Gölü gösterisinde başrolü üstlenme fırsatı yakalar. Rol, hem kırılgan ve kontrollü Beyaz Kuğu’yu hem de özgür ve baştan çıkarıcı Siyah Kuğu’yu canlandırmasını gerektirir. Teknik açıdan disiplinli olan Nina, karakterinin bastırdığı tarafları ortaya çıkarmaya çalışırken yoğun bir baskı altında kalır.
Annesiyle ilişkisi, sanat yönetmeninin beklentileri ve başka bir dansçıyla yaşadığı rekabet, Nina’nın kendisini algılama biçimini değiştirir. Aynalar, bedensel korkular ve birbirine karışan görüntüler aracılığıyla seyirci de onun gerçeklik duygusundaki çatlakların içine çekilir. Başarıya ulaşma isteği, giderek hayatının tamamını kaplayan bir saplantıya dönüşür.
Joker’ı sevenler neden izlemeli?
Arthur Fleck ile Nina’nın ortak noktalarından biri, kabul görmek için bir performansa tutunmalarıdır. İkisi de sahnede kendilerine bir yer bulmayı arzularken başkalarının bakışı altında ezilir. Black Swan, Joker’da etkili olan gerçeklik belirsizliğini ve kimlik dönüşümünü daha yoğun bir bedensel gerilimle işler. Özellikle karakterin iç dünyasının filmin görsel dilini değiştirmesinden hoşlananlar için güçlü bir seçimdir.
9. Network (Şebeke, 1976)
| Film Bilgisi | Detay |
|---|---|
| Yönetmen | Sidney Lumet |
| Başroller | Peter Finch, Faye Dunaway, William Holden, Robert Duvall |
| Tür | Dram, Hiciv |
| Süre | 121 dakika |
Deneyimli haber sunucusu Howard Beale, işini kaybedeceğini öğrendikten sonra canlı yayında kontrolünü yitirir. Televizyon yönetimi, bu çıkışın izleyicilerden büyük ilgi gördüğünü fark edince onun öfkesini yeni bir yayın formatına dönüştürür. Kişisel bir kriz, kısa sürede ticari değeri olan bir gösteri hâline gelir.
Network, medyanın insan acısını nasıl işlediğini ve seyircinin öfkesini nasıl pazarlanabilir bir ürüne çevirdiğini sert bir mizahla anlatır. Howard’ın söyledikleri kadar, bu sözlerden kazanç sağlayan insanların kararları da önemlidir. Film ilerledikçe samimiyet, ahlak ve sorumluluk gibi kavramların reyting hesapları karşısında nasıl aşındığı görünür olur.
Joker’ı sevenler neden izlemeli?
Joker’ın televizyon programları, kamusal aşağılanma ve bir insanın acısının eğlenceye dönüştürülmesi üzerine söyledikleri, Network’te çok daha geniş bir medya eleştirisiyle karşılık bulur. Her iki filmde de öfkeli bir kişinin sözleri, kendi hayatını aşarak kalabalıkların duygularına dokunur. Joker’ın özellikle televizyonla kurduğu ilişkiyi ve toplumun öfkesini bir gösteriye dönüştüren yapısını ilgi çekici bulduysan, Network listeye çok farklı bir derinlik katacaktır.
10. La Haine (Protesto, 1995)
| Film Bilgisi | Detay |
|---|---|
| Yönetmen | Mathieu Kassovitz |
| Başroller | Vincent Cassel, Hubert Koundé, Saïd Taghmaoui |
| Tür | Suç, Dram |
| Süre | 98 dakika |
Paris’in banliyölerinde çıkan olayların ardından üç genç arkadaşın yaklaşık bir gününü takip ederiz. Arkadaşlarının polis şiddeti sonucunda ağır yaralanması, Vinz, Hubert ve Saïd’in zaten gergin olan hayatlarını daha da sarsar. Olaylar sırasında kaybolan bir polis silahının Vinz’in eline geçmesiyle öfke, tehlikeli bir güç duygusuyla birleşir.
Siyah-beyaz görüntülerle çekilen La Haine, gençlerin bekleyişlerini, atışmalarını ve şehirde karşılaştıkları engelleri bir araya getirir. Vinz’in intikam isteği, Hubert’in şiddetten uzaklaşma çabası ve Saïd’in aralarında kurduğu denge, hikâyeye insani bir yakınlık kazandırır. Film, büyük bir patlamanın öncesinde biriken küçük aşağılanmaları ve çıkışsızlık hissini adım adım hissettirir.
Joker’ı sevenler neden izlemeli?
Joker’ın sınıfsal eşitsizlik, dışlanma ve şehirde büyüyen öfke tarafını sevdiysen, La Haine bu temaları çok güçlü biçimde tamamlar. Arthur Fleck’in yalnızlığına karşılık burada birlikte hareket eden üç arkadaş vardır; ancak onların da seslerini duyurabilecekleri alan giderek daralır. İki film de şiddetin ortaya çıktığı toplumsal ortamı seyircinin önüne koyar. La Haine’i etkileyici yapan, yaklaşan felaket hissini karakterlerin sıradan bir gününün içine yerleştirmesi ve öfkenin nasıl bir döngü yarattığını göstermesidir.