Gerçek ustalık: Savaşmak değil, doğasını anlamak

Bu hafta kendimi bilgisayar karşısında betimlerken arzuhalci gibi hissettim, hem soran hem cevaplayan bir sokak daktilocusu!

Elimi boğazımdan sokup midemde ne var ne yok karıştırıyorum. Midemi sıkıştıran, hatırladığım veya halihazırda bildiğim ne varsa, versin o ipin ucunu da, oradan tutunup bağlanayım yüce bilene. Tam göbek deliğimden, beni bu dünyaya bağlayan dertlerimden, sevinçlerimden, ortak geçmişimizden…

Ve bazen, sık sık, düşünmediğimi fark ediyorum. Herhangi bir şey üzerine, olmuş olanın -ben farkına varmamış olsam da- hayali içinde sürüklendiğimi, beni nereye çekerse gittiğim yollardan topladığım mis kokulu çiçekleri, dikenli kaktüsleri… Başkaları üzerinden de anlatamam ya, başkası yok ki benim için. O karşıma oturup halini anlatırken gözyaşlarına boğulan benim, acısını ve zihnin dehlizlerinde kaybolmuş olmanın çaresizliğini yaşayan benim… Lanet edişini anlayan, bir tarafıyla da aslında bunun gerçek olmadığını bilen benim. Bundan, bu konudan çıkmak için bir şeyden, belki çocuk kalma isteğinden, belki öfkesinden, belki sorumluluktan kaçma isteğinden feragat edecek olduğunu bilen benim…

Hayat bir değiş tokuş, biraz öfke verirsin biraz özgürlük alırsın karşılığında. Biraz tutku verirsin, biraz dileklerinden alırsın, biraz yaşam verirsin, sonsuz sevgi parçacığı alırsın, biraz özgürlük verirsin, ölüm alırsın karşılığında. Belki tüm mesele, ederini verip vermediğimizdir, alıp almadığımız, deyip değmediği yani…

Başka biri olmak için verdiğimiz yaşam enerjisi, “gerçek bize” ölüm getirir. Bu eder hakkaniyetli midir?
Kesinlikle!
Yeni bir insan yaratmak, yeni bir varlık yaratmak (kimliklerden bahsediyorum) için çokça enerji lazım, kaynağı ise, özündür.
Adil bir alışveriş.
Peki isteğinin, yani başka bir varlık yaratma isteğinin sana kattığı veya amaçlarına hizmeti ile, verdiğin karşılık bir terazi kefesinde olsa…
Hakkaniyetli mi senin için?

Tadına bakmadan geri çevirdiğimiz yemekler gibiyiz.
Tadına bakmadan,
-Tuzlu ve biraz da kekremsi görünüyor bu! Üzerine biraz toz şeker ve bir parça dondurma alabilir miyim?
Çok mu saçma?
Sanki yaptığımız tamamen böyle.
Biraz monopoly oynamak gibi, elinde ne olduğunu bilmeden değiş tokuşa girmenin mantık ile -aslında burada temiz bir zihinden bahsediyorum- hiçbir alakası yok.
Kavramlarımız ve algımız da birbirine karışmış durumda.

Doğal olarak, günlük yaşam, ilişkilerimiz, aşk ilişkilerimiz ve daha birçoğu hiç bilinmez patikalarda, dikenli çalılara karışıyor. Her yerimiz çizik, çürük…
Kim olduğuna bakmak için, ceplerde ne olduğunu bilmek, sana artık faydasız olanları değiştirmek lazım. En büyük korkular buralardan geliyor,
-Ya o nefret ettiğin hal sende varsa?
Kendi kendini hayal kırıklığına uğratmak, sandığın sen olmadığını, hayalini kurduğun insan olmadığını görmek zorunda kalırsan? Ve evet, olmanı bekledikleri olmadığını biliyorsun!
Bu korkuyla daha da tutunuruz o bilmediğimiz ve bakmaya da cesaret edemediğimiz hallere.
Eller iyice kenetlenir, dikenleri batar öfkenin, saklayıp gizlediğimizin…

Ve özellikle romantik bir ilişki içindeysek, yani bizi her an gözleyen başka bir çift göz varsa?
O zaman her şey daha bir zordur, kendi kendimize sıkışıveririz köşeye, yok olmaya doğru giden adımlar atarız, yeter ki görünmesin o pis hallerimiz. Yani pis olduğunu sandığımız!
Aynı güdüyle, karşı atağa geçmemiz gerekir ki, bir kriz anında kendimizi savunabilelim. Oysa gördüğümüz ancak kendi sakladığımızdır. Farkına varalım, varmayalım! Deriz ki,
-Bak benim değil, onun pisliği bu!
Herkesin işaret parmağı karşısındakini gösterir.
-Lütfen benim olmasın bu pis haller!

Kendisinin her haline bilse de bilmese de “Evet” diyen ulaşır ancak o koşulsuz diye diye ağzımızdan düşürmediğimiz sevgiye. Gözünüze takılmaz, hallerdir, gelir ve geçer.
Belki sadece kendisiyle kavgalı insanlar görürsünüz, ama yine de, gelir ve geçer. Her kavga, her savaş bitkinlikle sonlanır, elbette!

Kendini bilmeye “Evet” demek, o kavgadan da uzak tutar seni.

Öyle ya, köyde bir derviş varmış (aynı zamanda bir zen ustası için de var bu hikaye).
Genç bir kız sürekli danışmaya, öğrenmeye gidermiş dervişin evine. Günler gelmiş geçmiş, kız köydeki genç sevgilisinden hamile kalmış. Bütün aile ve etraf sıkıştırmış kızı, kimden bu bebek?
Kız dayanamamış, dervişi göstermiş, onun çocuğu!
Dervişe gidip sormuşlar, doğru mu?
-Öyle dediyse öyledir, demiş.
Bütün ahali tavır almış dervişe, bu ahlaksızlık kabul edilemezmiş.
Biri gelip demiş ki,
-Senin artık hiçbir itibarın kalmadı, kimse söylediklerine inanmıyor.
-Öyle diyorlarsa öyledir, demiş derviş.
-Kendini savunmayacak mısın?
-Savunacak ne var ki? Ne diyorlarsa öyledir.

Günler geçmiş, kız yaptığına çok pişman olmuş ve gerçek babanın kim olduğunu itiraf etmiş.
Dervişe koşmuşlar hemen: Bu doğru mu? Çocuk senin değilmiş?
-Öyle diyorsa öyledir, demiş derviş.

Kendiyle pürüzsüz bir netlikte olma, dışarıdaki kavgaya karışmaz. Onun için değişen bir şey yoktur. Hakikat arayışı, kendinde başlar. Sen kendi hakikatını, hakkı görebilirsen… En ciğerindeki esansı koklayabilirsen, yaşamın hakikatini de anlayan olursun. Aslında hakikatin ne olduğunu anlayan olursun. Hak olursun, hakikat olursun.

Ondandır ki, mideyi karıştırmakta bir sıkıntı yoktur. Her zaman bir mükafat, her zaman bir anlayış var karşılığında. Sular karışsın ki, dibe çöken görünmezler görünür olsun!
Korkusuzluk, kendine ne olursa olsun verdiğin “Evet”, karşındakinden de kabul görür.
Pürüz olmayan yere çöp tutunmaz. Eğer bir çöp tutunduysa aklına, bedenine, sendeki pürüzdendir.
Yumurta gibi pürüzsüz olursan, bulutlar gelir geçer, yağmurlar akar gider. Sen sen olmaya, hakikati yaşamaya devam edersin.

Bedene, acılara, öfkeye, yargılara, öç almaya olan tutkunluk, yaşamı hapishane, kurtulunması gereken bir yer gibi gösterir. Gelip geçiciliği nursuz bırakır.

Çamurdan kurtulmaya çalışmak bataklıkta gömer bizleri. Savaşmak değil doğasını anlamaktır ustalık. Kendi hallerimizden, o bakmaya bile korktuğumuz yaralarımızdan kurtulmaya çalışmak değildir çözüm. Yok saymak hiç değildir, yok sayarsak başka bir şeyi var etmeye çalışarak öldürürüz asıl benliğimizi.

Sadece görmektir; yargılamadan görmek, acıya ortak olmak, sağaltmaktır. Kendinin acısını ya da başka bir kardeşinin… Yeryüzünden acıyı silmektir. Sen kendine değil her şeye karşı sorumluluğuna “Evet” dersen, topluca birlikte sileriz o istenmeyenleri.

Savaşmadan! anlayıp, omuz vererek.
Kendine yapamıyorsan başkasına, sonra sıra sana da gelir.
Eninde sonunda hepimizin ortak yaşamıdır bu, ayrı değiliz birbirimizden. Aynı kazanı karıştırır, aynı midenin sıkıntısını yaşarız.
Gün gelip fark kalmadığında seninle başkası arasında, iyi ile kötü de kalmaz, yargı da kalmaz, korku da kalmaz…
Yavaş yavaş, zorlamadan ama izleyerek.

Devasa bir örümceğin incecik ipliğinden ördüğümüz bir iğne oyası yaşam, özenle sabırla… Bitsin diye değil, sürdükçe ördüğün, her ilmeğinde örüldüğün, biraz kendinden, biraz ondan, kaynaştıra kaynaştıra bütün olduğun. Araya takılan çer çöp olursa da, ya da dolaşmış ipler… Güzelce, nezaketle çözdüğün ve örmeye devam ettiğin…

Kim bilir belki bundandır çeyiz, gelin kızın kendine ördüklerinin seyri… Yeni yaşamına nasıl bir örgüyle başlamış, sabrı, keyfi, zevki var mıymış… Hayalleri işlenmiş mi o yatak örtüsüne?

Güzel yaşamlar örelim, ilmek ilmek severek, nezaketle her anına dokunduğumuz…

İlginizi çekebilir: Kimliğimiz inançlarımız üzerine mi kurulu, yoksa bildiklerimiz üzerine mi?

Esra Uyman
1977’de İstanbul’da doğdu. İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Heykel bölümünden mezun olduktan sonra 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Moda Aksesuar Tasarımı okudu. ... Devam