Ego kelimesi sizin için pozitif bir anlama mı sahip, yoksa negatif mi?

Ego kelimesinin olumludan negatife ne çok kullanım alanı ve manası var. Sanırım biri egoyla ilgili konuşmaya başladığında iyi bir şey mi diyecek, yoksa kötüleyecek mi diye değişik bir merakla dinliyoruz. Peki ne bu ego, senin içindeki anlamı nerelerde dolaşıyor?

Düzenli katıldığım yoga felsefe gruplarında “hem-hem” yaklaşımını sıkça konuşuyoruz, yani hem dualitenin varlığını kabul etmek hem de dengeyi korumaya çalışma çabasını. Daha modern ve batılı bir yerden baktığımızda genelde karşımıza bir referans noktası çıkıyor. Bu noktanın bir yanındakilere negatif diğer yanındakilere pozitif diyoruz. Sayı doğrularında yaptığımızı, güzellik algımızda, entellektüel birikimlerde, beslenme alışkanlıklarımızda yani hayatımızda kullanıyoruz diyebiliriz. Daha bilge ve doğudan bir perspektifle baktığımızdaysa karşımızda net bir siyah beyaz ayrımının olmadığı grilerle dolu bir derya karşılıyor bizi. Yin-yang sembolünde olduğu gibi zıtlıkların dengeyi yarattığını, ikisinin de var olduğunu görüyoruz. Hangi yana gidersen git başta doğru olan yön, dengeden çıktığında yanlışlara yol açıyor ve tam tersi de muhtemel oluyor.

Ego kavramı kendi öz doğasına bakıldığında sadece “benlik” demek ama biz ona başka anlamlar da yüklüyoruz. Egoyla birlikte gurur, sahip olma, hırs, özgüven, çatışma, beceri, kibir gibi bir sürü nitelik çağrışıyor çünkü egonun kimlikler ve başarıyla çok derin bir ilişkisi var. Ego çevresindekilerle özdeşleştikçe bir yandan sertleşiyor bir yandan kırılganlaşıyor. Osho’nun Ego kitabında bahsettiği gibi “İnsanlar başka insanlarla özdeşleşir ve o zaman onlar kendileri için mutsuzluk yaratırlar. Onlar şeylerle özdeşleşirler. O zaman onlar o şey kaybolduğunda mutsuz olurlar. Özdeşleşmek mutsuzluğun kökteki nedenidir. Ve her özdeşleşme zihinle özdeşleşmedir.

Bazen kendimizde sevdiğimiz bir özelliğimizle özdeşleşmek bile kimi zamanlarda ve durumlarda bizi samimiyetten koparıp otomatik pilota geçirebiliyor; çünkü “analiz etmek zihnin yoludur, kucaklamak ise kalbin. Zihin tüm hastalıkların sebebidir ve kalp de tüm şifaların kaynağıdır”. Peki bizim için neredeyse tüm spiritüel yaklaşımların öğütlediği gibi zihni sadece ihtiyacımız olduğunda kullanmak ve hayatı kalpten yaşamak ve hatta varlık halini deneyimlemek mümkün mü?

Kimlikler bir yana başarı algımız da zihinsel olduğu gibi hem de aslında toplumun yani başkalarının belirlediği kriterlerden oluşuyor. Osho’nun dediği gibi “Başarı düşüncesi, başarılı olmak zorunda olman, insanlığın başına gelmiş en büyük felakettir. Başarı demek rekabet etmek zorunda olman, adil olsun olmasın fark etmeyen şekillerde mücadele etmek zorunda olman demektir. Başarı eylemlerinin niteliğini değiştirir, kötü araçları iyi araçlara dönüştürür.” Egoyu başarıyla beslemeye çalışırken dışarının beklentilerine göre hareket edip “ben”lik anlayışımıza gerçekten hizmet etmesini beklemek sanırım güzel bir ikilem örneği olabilir.

Bununla birlikte ortaya koyduklarımızla, yaptıklarımızla gelen ismin, ünün, başarının ve paranın kötü olduğunu söyleyemeyiz. Önemli olan egonun bu hediyelerle özdeşleşmemesidir. “Şayet onlar gelirse onlardan vazgeçmek gerekmez. Eğer gelirlerse bu iyidir, tadını çıkar. Ancak onların seni motive etmesine izin verme” yaklaşımı kendi öz doğamızla temasa geçip özgün ve gerçek benliğimizi bulmamızda bize destek olabilir. Aynı kitapta çok güzel bir etimoloji örneği İngilizce sezgi (intuition) kelimesi üzerinden veriliyor. Bu kelimenin kökü ders anlamına gelen tuition ile aynı deniyor. “Ders (tuition) dışarıdan öğretmenler tarafından verilir; sezgi (intuition) ise kendi doğan tarafından içeriden verilir. Yani kendi içinde kendi rehberine sahipsin”i hatırlatıyor. Bunu içtenlikle bildiğimizde artık dışarıdan gelen alkışlar, beğeniler ve takdir egomuz için çekiciliğini kaybediyor.

Ben egoya denge penceresinden bakmayı tercih ediyorum; yin ve yang, etkinlik ve eylemsizlik, ben ve biz. Hem her birimiz biricik ve özeliz hem de sıradan. Bu gerçeklerin bazısı egoya hizmet ederken diğerleri bizi egodan uzaklaşıyor. Sanırım denge de böyle bulunuyor, biraz farkındalıklı düzenli bir çalışmayla (abhyasa) biraz vazgeçmekle (vairagya). Bu iki kavramın desteğiyle egonun güçlü ve yumuşak yanlarını fark etmek mümkün oluyor. İyi ki ego var ki bu sabah yatağımızdan kalktık, bu yazıyı bu satıra kadar okumaya devam ettik. Ve iyi ki ego kayboluyor ki kalplerimiz eriyor, birbirine bağlanıyor ve birlik halini tadabiliyoruz.

Peki bu denge nasıl bulunuyor diye soracak olursak cevap meditasyon oluyor. İlla şu meditasyon, bu metod değil de zihni beslemeden yaşadıklarımızı sindirecek zamanı ve içsel alanı yaratmakla oluyor. “Sanki sürekli yemek yemeye devam edip bedene acı çektirmek gibi, beden tarafından hazmedilmeyen besinlerin zehirli olması gibi” biz de sürekli zihnimize duyularımız aracılığıyla bir şeyler sokuyor ve özümsemesine yeteri kadar zaman ayırmaya özen göstermiyoruz. Oysa hayatlarımızda yıldızları izlediğimiz, kuşları dinlediğimiz, bir yastık üzerinde oturup gözlerimizi kapatıp içimize döndüğümüz o “edilgen boşluklar” o kadar kıymetli ki. O boşluklar sayesinde özgür seçimlerimiz ortaya çıkıyor.

O özgür seçimlerle sağlıklı bir egoya sahip olup “ben” diyebiliyoruz. O “ben”in sınırlarını, potansiyelini, gücünü görüyor ve oradan sağlıklı bir “biz” algısına yöneliyoruz. Her şeyin bir vakti olduğu gibi bazen sıralaması da oluyor. İşte bu yolda yürürken hem egoyla besleniyoruz hem de zamanı geldiğinde ondan vazgeçiyor, öyle yükseliyoruz.

*Beni ego konusunda tekrar düşündüren ve tatlı hikayelerle başka açılardan bakmama destek olan kitap için bu linke bakabilir, benimle paylaşmak istediklerin olursa bana Instagram hesabımdan ulaşabilirsin.

Kitap linkleri için https://saykitap.com/ego ‘yu kullanabilirsiniz.

İlginizi çekebilir: Kabulün karşıtı direnç: Son günlerde neye direniyor olabilirsiniz?

Seza Aslanbaş
ODTÜ Siyaset Bilimi Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olduktan sonra 7 yıl kurumsal şirketlerde satış planlama ve pazarlama departmanlarında çalıştım. 2013 yılında dışarıdan her şey ... Devam