“Basit olan gerçek evrende sınırların olmadığıdır”: Her Şeyin Teorisi

Ne mutlu bizlere ki eski zamanlarda yaşamış insanların tanıklık edemeyeceği, erişemeyeceği bilgilere kolayca ulaşabiliyoruz. Pandeminin zorluklarını saymazsak coğrafi olarak rahatça hareket edebildiğimiz, internet sayesinde gezip görmeden bile deneyimleyebildiğimiz bu gezegendeki kültürler artık evrensel olarak dolaşabiliyor. Tüm çağlar boyu biriken medeniyetlerin bilgisi, deneyimi, bilgeliği ve yansıması artık hepimize açık. 

Yaşadığımız dönemde farklı bakış açılarının hem yerel hem de tüm dünya üzerinde ifade edilmeyi hasretle beklediğini açık olarak hissedebiliyoruz. Genellikle birbirlerine karşı nefret temasıyla tepki gösteren dünya görüşlerinin karmaşıklığı hepimizin zihnini bulandırsa da artık herkes bir şekilde sesini duyurmak istiyor. Bu sadece siyasi sistemlerle ilgili de değil. Artık insanların varlık gösterdiği tüm alanlarda bu talep daha da güçleniyor. 

Hiç düşündünüz mü acaba çeşitli kültürlerin insan potansiyeli hakkında bize göstermesi gereken her şeyi öğrensek neler olur?

Kulağa karmaşık gelse de bu sorunun peşinden koşan bir çalışma yapılmış ve kültürlerarası karşılaştırmalar incelenerek ortaya bütünsele yakın bir harita çıkartılmıştır. Tabii ki bu harita asla gerçek dünyayı tüm çıplaklığıyla tarif edemez. Nasıl bir navigasyon aleti aracılığı ile yolunuzu bulmaya çalıştığınızda asıl yol ile makine de görünen yol birbirinden bambaşkaysa bu harita da farklıdır asıl araziden ancak yine de yön bulmayı kolaylaştırır.

İntegral teori, antik medeniyetlerin bilgeliğinden günümüzün bilişsel bilimdeki atılımlarına kadar bilinen tüm gelişim sistemleri ve modelleri kullanmış ve insan gelişiminin temel unsurları açıklanmaya çalışmıştır. Bu sayısız perspektif ve potansiyelde etkili ve saygılı bir şekilde nasıl gezinebileceğimizi anlamak için yaratmıştır bahsi geçen haritayı. İntegral teorinin en etkili yararı; biyolojik oluşum, dünya görüşleri, benlik duygusu ve sosyal sistemler gibi gerçekliğin farklı yönlerinin herhangi bir bilgi arayışında kritik önemde olduklarının kabulünü güçlendirmesidir. Bu teorinin iddiası; bakış açılarının önemli katkılarını onurlandırmak ama aynı zamanda bu bakış açılarının dar görüşlü sınırlarını ve yanlış anlamalarını da içerebilecek bir çerçevenin varlığını ortaya koymaktır. Başka bir deyişle, integral teori farklı yaklaşımların birbirleriyle olan çatışmalarına değil de birbirlerini tamamlayacak şekilde konumlandırılmalarına alan açmayı hedefler.

Çağdaş Amerikan filozofu Ken Wilber tarafından tanımlanan integral teori esasen eski-yeni 100’den fazla teoriyi bir araya getiren felsefi bir haritadır. Bu yaklaşım; “tek bir doğru görüşü” tanımlamaya çalışmaz. Bunun aksine her bir teorinin ve felsefi geleneğin perspektifini saygılı bir biçimde anlamak ve bunların birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarını fark edebilmek amacı taşır. Bu saygılı ve bütünleştirici dünya görüşü aracılığıyla önceki perspektifleri değersizleştirmek veya yok etmek yerine birleştiren bir evrimsel dürtü oluşmasını hedefler. Hem geleneksel hem modernist hem de postmodernist dünya görüşlerinin temel perspektiflerini içerir. 21. yüzyılda ortaya çıkan ve giderek karmaşıklaşan zorlukları ele alırken bu dünya görüşlerinin her birinin sınırlamalarını da kabul ederek ilerler.

Nörobiyolojiyi, Jung’ın arketiplerini, kadim toplumları, hermeneutiği, Hegelci diyalektiktiği, Zen koanlarını, Hinduizmi, kapitalist sistemleri, felsefeyi ve dini gelenekleri gözden geçiren Ken Wilber yarattığı “Her Şeyin Teorisi” modeliyle ilgili şöyle yazar:

“İntegral teori; kapsamlı ve kapsayıcı olmakla birlikte asla marjinalleştirici olmayan bir harita tanımlar. Herhangi bir alana yönelik bütünsel yaklaşıma sahip olmanın yolu konunun içine mümkün olduğu kadar çok perspektif, stil ve metodolojiyi dahil etmektir.

Hiçbir insan zihninin yüzde yüz oranda hatalı olduğuna inanmıyorum. Hangi yaklaşımın doğru hangisinin yanlış olduğunu sormak yerine, her yaklaşımın hem kısmen doğru hem de kısmen yanlış olduğunu varsayabiliriz ve sonra bu kısmi gerçekleri nasıl birbirine uyduracağımızı, nasıl bütünleştireceğimizi bulmaya çalışabiliriz.”

İntegral kavramının kökenleri iki yüzyıl öncesinden de eski olan filozoflara, psikologlara ve sosyologlara dayanır:

-Georg Hegel (1770-1831) ilk “bütünsel filozof” olarak kabul edilebilir. Kant’ın aksine Hegel, bilgi ve bilinci, kişiyi farklı aşamalarda gelişmeye zorlayan kalıcı bir dinamik olarak tanımlamıştır. İnsan bilincinin evriminin, evrenin mutlak olana doğru hareket etme dürtüsünü yansıttığını öne sürmüştür. Hegel, her evrimsel aşamanın önceki aşamaları içerdiğini ve asla yok etmediğini de eklemiştir. “Her çağın dünya görüşü; hem kendi başına geçerli bir hakikat hem de mutlak gerçeğin daha geniş açılım sürecindeki kusurlu bir aşamaydı” diye yazmıştır. 

-Sri Aurobindo (1872–1950) integral kelimesini kullanan ilk kişidir. Kişinin bilincini, duygularını, aklını ve bedenini yani tüm varlığını bütünlüğe evriltme anlamıyla kullanan Aurobindo’nun fikirleri, o dönemde Batı psikolojisine taban tabana zıt olan “Bütünsel Psikoloji” modeline dayanak sağlamıştır.

-İsviçreli görüngübilimci Jean Gebser (1905–1973) insan bilincinin evrimi modelini tanımlamak için bağımsız bir  integral kavramı ortaya atmıştır. Ona göre,  insan bilincinin arkaik, sihirsel, efsanevi, zihinsel ve integral gibi 5 farklı bilinç yapısı vardı.

-James Mark Baldwin (1861–1934) çocukların entelektüel ve duygusal gelişimini inceleyen ilk psikologlardan biriydi. İnsan bilincini mantıksal, mantık dışı ve aşırı mantıksal aşamalar tasnifiyle ele almış ve diyalektik gelişimi yapılandırmaya çalışmıştı. Gelişim psikologları için önemli bir kaynak yarattı.

-Abraham Maslow (1908–1970), psikolojinin çeşitli alanlarında güçlü bir etki yaptı. Hayatta kalma ile başlayan ve kendini gerçekleştirme ile sonuçlanan bir gelişim hiyerarşisi tanımladı. Maslow, “pozitif psikoloji” terimini icat etti ve her insanın doğuştan gelen potansiyelini tanımanın ve desteklemenin önemini vurguladı. Maslow integral teorinin entelektüel atasıdır diyebiliriz. 

-Clare Graves (1914–1986) , New York Union College’da psikoloji profesörüydü. Üniversitedeki lisans öğrencileri üzerinde yaptığı çalışmalara dayanarak bir insan psikolojisi epistemolojisi geliştirdi. Graves de insan bilincinin belirli aşamalarda ortaya çıkışını tanımlayan bir gelişim hiyerarşisi tanımladı. Kendi deyimiyle;

“Yetişkin insanın psikolojisi, eski davranış sistemlerinin yeni sistemlere tabi kılınmasıyla işaretlenir. Olgun insan, varoluş koşulları değiştikçe psikolojisini de sürekli değiştirme eğilimindedir. Her ardışık var oluş aşaması veya seviyesi, insanların diğer denge durumlarına giderken geçebilecekleri bir alandır. Kişi denge durumlarından birinde merkezlendiğinde, o duruma özgü bir psikolojiye de konumlanır. Duyguları, etiği ve değerleri, biyokimyası, nörolojik aktivasyon durumu, öğrenme sistemleri, eğitim tercihi vb. tüm yaşadıkları da aynı şekilde evrilir.” 

-Ken Wilber (1949–) kapsamlı bir İntegral model geliştirmek için dünyanın birçok felsefi ve dini geleneğini araştıran ve bütünleştiren bağımsız bir filozoftur. İntegral teori, birbiriyle çelişkili görünenler de dahil olmak üzere tüm insan bilgeliğini yeni bir dünya görüşüne entegre etmeye çalışan bir meta-teoridir. İntegral model karmaşıklık içinde sürekli olarak genişler ve iş, siyaset, etik, din, psikoloji ve felsefe gibi birçok alana uygulanabilir. Wilber şöyle söyler:

“Evrensel integralizm felsefesinin; başka bir deyişle, bilimin, ahlakın, estetiğin, Doğu felsefesinin yanı sıra Batı felsefesinin ve dünyanın büyük bilgelik geleneklerinin birçok çoğulcu bağlamını sahicilikle bir araya getirecek bir dünya felsefesi – bütünleyici bir felsefe- aradım. Ayrıntılar düzeyinde değil ki zaten bu kesinlikle imkansız; ama yönlendirici genellemeler düzeyinde: dünyanın gerçekten tek, bölünmemiş, bütün ve her şekilde kendisiyle ilişkili olduğunu önermenin bir yolunu, makul bir ‘Her Şeyin Teorisi’ ni bulmayı amaçladım. “

Ken Wilber tüm yaşam koşullarının;  “içeri-dışarı” ve “tekil-çoğul” olarak sayılabilecek 4 perspektif aracılığıyla filtrelendiğini açıklar. Bu gerçekliklerden birini sadece diğerlerinin merceğinden bakarak anlayamazsınız ve ayrı ayrı bu kesitler sadece kısmi gerçeklerdir. Bu dörtlü;

  • “Ben” perspektifi: Bu, bireyin birinci şahıs olarak öznel deneyimini temsil eder. Bedensel duyumları, düşünceleri, ruhtan ve bilincin içsel akışından gelen deneyimleri içerir.
  • “Biz” perspektifi: Bu, toplumsal bakış açısını temsil eder; kolektif öznelerarası alandaki ortak değerlerle ve kültürel bakış açıları ile karakterize edilir.
  • “O” perspektifi: Bu, üçüncü şahıs bakış açısını temsil eder. Örneğin; bilimsel objektif denilen alan üçüncü şahıs verileriyle karakterize edilir.
  • “Onun” perspektifi: Bu, dışsal (ekolojik) yapıları temsil eder. Sosyal, düzenleyici ve politik sistemler tarafından karakterize edilir.

Ken Wilber’ın teorisinin alanını resmetmenin bir yolu da beden, zihin ve ruhun aşamalarına bakmaktır. 

Birinci aşama kaba fiziksel gerçekliğimizin egemen olduğu  “beden” aşamasıdır. Yalnızca ayrı bedensel organizma ve onun hayatta kalma dürtüleri ile özdeşleştiğimiz için, bu aşamada aynı zamanda “ben”in alanında oluruz.

İkinci aşama kimliğin izole edilmiş kaba bedenden taştığı ve belki de ortak değerlere, ortak çıkarlara, ortak ideallere veya ortak hayallere dayalı olarak diğer birçok kişiyle ilişkileri paylaşmaya başladığı “zihin” aşamasıdır. Zihnimizi başkalarının rolünü üstlenmek, kendimizi onların yerine koymak ve onlar olmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmek için kullanabildiğimiz için, kimliğimiz “ben”den “bize” doğru genişler.

Üçüncü aşamada kimliğimiz bir kez daha genişler, bu sefer “biz” alanından “hepimiz” e doğru yolculuk ederiz. Etnosentrikten dünya merkezli olmaya bir geçiştir burası. Aynı zamanda da ruhsal bir yolculuktur. İnsanların ve kültürlerin çeşitliliğine ve farklılığına bir de onların ortak noktalarını eklemeye başlarız. Tüm varlıkların ortak zenginliğini keşfederiz.

Ken Wilber’ın çalışmalarının en etkili yönlerine değinmek gerekirse:

  • Hiçbir şey %100 doğru ya da yanlış değildir, her şey sadece eksiklik ve işlevsizlik derecelerinde farklılık gösterir. Hiç kimse ya da hiçbir şey %100 iyi ya da kötü değildir, bu oran cehalet  derecelerine göre değişir. Tüm bilgi temelde devam eden bir çalışma akışıdır.
  • Evrimdeki sıçramalar, daha önce olanları silerek değil, genellikle “aşma ve içerme” tarzında gerçekleşir. Örneğin, tek hücreli bir organizmanın evrimi, onun önceki moleküllerini yok etmemiştir; onları daha büyük bir karmaşıklık düzenine dahil etmiştir. Wilber, bu evrim modelinin tüm fenomenlerde meydana geldiğini iddia eder. Gerçekten evrimleşeceksek, bunu daha önce gelenleri daha büyük bir şeye dahil ederek yaparız, onları yok ederek değil.
  • Maneviyatın amacı egoyu yıkmak veya bastırmak değil onu aşmaktır. Kendilerini egodan kurtardıklarını iddia eden birçok ruhani liderin sadece egolarını bastırdığı ortaya çıkmıştır.
  • Wilber, bilincin hem iç hem de dış biçimlerinin yalnızca eşit derecede gerçek değil, aynı zamanda birbirlerinin yansımaları da olduğunu belirtir. Gerçekten de, nöro-plastisite (düşünce kalıplarını ve davranışları değiştirerek beyninizin fiziksel konfigürasyonunu değiştirme yeteneği) üzerine yapılan araştırmalar bu sonucu desteklemeye başlamıştır.
  • Hiyerarşiler vardır, ancak mutlak anlamda ahlaki üstünlüğe sahip değildirler. Daha yüksek gelişim ve karmaşıklık seviyeleri, daha fazla beceri ve yeteneğe sahip insanlar vardır, ancak bu onların ahlaki olarak üstün oldukları veya gerçekliğin daha eksiksiz ifadeleri oldukları veya hiyerarşideki daha düşük seviyelere saygı duyulmaması gerektiği anlamına gelmez. Örneğin, nükleer bilim; dini dogmalardan daha yüksek bir anlayış biçimidir, ancak Wilber bunun birinin diğerine empoze edilmesi gerektiği anlamına gelmediğini savunur. Her birinin, bir kişinin bilinç seviyesinin nerede olduğuna bağlı olarak kullanımları vardır.

İntegral teori  birçok alanda kabul görmüş olsa da, onu sadece bir model olduğu ve evrimsel değişimi desteklemek için pratik bir yöntem tanımlamadığı için eleştiren muhaliflerin sayısı oldukça fazladır. Düşünürler teorinin içeriğinden ziyade onu hayata geçirmedeki zorluklara vurgu yapmaktadır. İntegral teori ayrıca biyolojik olarak beynin yapısındaki değişiklikleri de hesaba katmadığı için eleştirilmiştir. Ken Wilber eleştirilere oldukça çocuksu tepkiler vermiş olduğundan bu teorinin popülaritesi de zaman içinde oldukça yıpranmıştır. Bu yıpranmada Wilber’ın sürekli olarak spiritüel bir “guru” gibi davranmasının da payı büyük olmuştur. Teorisini savunmak için geliştirdiği mekanizmalar nedeniyle egosuna yeni düşse de Ken Wilber’ın kurduğu modeli anlamaya çalışmak dünyanın karmaşasına aşina olabilmek için aydınlatıcı bir yol gibidir. Ayrıca onun hikayesinden hepimize gelen bir ders de vardır;

Eğer o egolarına yenik düşebiliyorsa bizler de rahatça o alanda kaybolabiliriz. Ne kadar ‘aydınlanmış’ olursak olalım zihnimiz ve bedenimiz bubi tuzaklarıyla doludur.

Hepimiz belirli fikirlere bağlanmaya hazırızdır; herhangi bir düşünce ne kadar dürüst, gerçekçi ve bütünsel olursa olsun onu bir inanç sistemi haline getirdiğimiz anda içindeki tüm olumlu yönler de hızla erimeye başlar.  Bir bakarsınız bir zamanlar zihin açan fikirler birden sistemlere dönüşür ve savaşlara dahi  yol açmaya başlar. O yüzden tapınmadan, sınırları kalınlaştırmadan, bağımlı hale gelmeden her şeyden öğrenerek yaşamanın en güzel halini üretmeye çalışmak belki de en güzel yoldur. Ken Wilber’ın da dediği gibi;

“Basit olan gerçek evrende sınırların olmadığıdır. Sınırlar gerçekliği haritalama ve düzenleme şeklimizin ürünleri olan yanılsamalardan ibarettir…”

Kaynaklar:

  • The Spectrum of Consciousness, 1977
  • A Sociable God: A Brief Introduction to a Transcendental Sociology, 1983
  • Sex, Ecology, Spirituality: The Spirit of Evolution, 1985
  • A Brief History of Everything, 1996
  • A Theory of Everything: An Integral Vision for Business, Politics, Science and Spirituality, 2000
  • Integral Spirituality: A Startling New Role for Religion in the Modern and Postmodern World, 2006
  • James D. Duffy-A Primer on Integral Theory and Its Application to Mental Health Care

İlginizi çekebilir: Her alanda işlenen, üzerine çalışılan, kitaplar yazılan “öfke” nedir?

Şerife Günaydın Karaköse Avukat & Yazar
Yazar Şerife Günaydın Karaköse, 1980 Adana doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Çağ Üniversitesi Özel Kamu Hukuku Yüksek Lİsansı'nı bitirmekle hukuk dünyasına girdi ve ... Devam