Aya gidiyoruz, aşkı bilmeden: Teknoloji aşktan büyük mü gerçekten?

“Aya gidiyoruz ama hala aşkı bilmiyoruz” dedi kadın filmin ana karakteri olmanın verdiği kendine güven duygusuyla. Kafasındaki başından büyük şapka da onay verdi ona rüzgarda dalgalana dalgalana.

Yüzündeki ifadeye bakılırsa bu bir espri değil bir eleştiriydi, hatta belki de iflah olmaz bir gerçek.

Hemen sonra, yüzümde muzip bir gülümseme bırakarak hızla akmak istedi film ustaca kurgulanmış bir sonraki kareye. Hayır dedim burada durmalısın dostum, ben bu cümleyle daha uzun vakit geçirmek istiyorum.

Şöyle düşündüm, teknoloji aşktan büyük mü gerçekten?

Bu soruma kahkahalarla güldü içimdeki bilgelik. “Bunu cidden soruyor musun?” dedi. Yine düşüncemle aynı hızda söze girerek korkutmuştu beni.

“Canım sormak istiyor neden insanlar böyle düşünür anlamak için” dedim. Sanki ona hesap vermek zorundaymışım gibi.

“Aşk, ulaşabileceğimiz en yüksek frekans.” dedi ve devam etti…

“Aya gitmek elbette büyük bir başarı, çok büyük. Elbette ortalama zekadan çok daha yüksek bir frekansa çıkarak başardık bunu. Ancak, aya gitme çabası gerçek aşka ulaşmak için gerekli çabanın yanında, kendi çevresinde dönmekle çok meşgul olduğu için sonsuzlukta ne kadar küçük olduğunu unutmuş dünya gibi küçücük kalır.” dedi.

“…Ama sokaklar aşıklarla dolu görmüyor musun?” dedim.  Aslında buna hiç inanmayarak. Maksat muhabbet olsun diye düşünmüş olmalıyım. Belki de onunla konuşmayı eğlenceli bulduğumdan.

“Aşk, ulaşabileceğimiz en yüksek frekans.” diye tekrarladı kendini. Sorunun konuyu uzatmak için amaçsızca sorulduğunu anladığı belliydi ve sopasını yere vurarak pembeli bulutlar içinde görünmez olup gitti.

(Pembeyi sevmesini ayrıca sempatik bulurum. Pembe bir bilge için harika bir renktir.)

“Aşk ulaşabileceğimiz en yüksek frekanstır. Aşk, karşılıksızdır. Aşk, hesapsızdır. Aşk, içinde en ufak bir ihtiyaç barındırmaz. Aşk, yok olmaktır. Aşk, var olmaktır. Aşk, bir olmaktır” yazılarını gördüm pembe bulutun içinde sisler kaybolmadan hemen önce.

Bir saniye düşündüm ve sonra cevapladım kendimce. Evimin altında beslediğim sokak köpeği ile ilişkim bu tarife uyuyor. Gökyüzündeki bulutlarla ilişkim de bu tarife uyuyor ve hatta balkondaki çiçeklerle ilişkim de bu tarife uyuyor. O zaman hayatımda aşk var. Bu güzel. Şanslıyım.

Peki insan aşkı? “O henüz yok, yani aşk sandıklarım bu tarife uymuyor” diye düşündüm en azından şimdilik.

Peki köpekle, çiçekle bazen birkaç saniyede aşka çıkabilen insan aynısını neden insanla bu kadar hızlı yapamaz ki? diye düşündüm peşi sıra. 

“Ben bunu daha önce düşündüm.“ dedi. Bu sefer beynim katılmıştı konuşmaya. Bazen kontrolü kaçırır ama genelde çalışkandır severim onu.

“Keşke bana da söyleseydin canım.” dedim. Neticede birlikte yaşıyoruz yani.

Buna cevap bile vermeden gözlüklerini düzeltip sözüne devam etti.

“Bence, aşk iki canlı arasındaki üçüncü canlıdır ve aşk en yüksek frekans olduğundan ancak çok incecik ve en basit enerji formunda var olabilir. Bunun için aşka eklemlenecek canlıların da aşkla benzer frekansa ulaşması gerekir ki birlikte hareket edebilsinler. Bu bir fizik kuralıdır. Ancak, benzer frekanslar birlikte var olabilir.” dedi.

Hesap makinesinde hızlıca birkaç tuşa basıp, “Yani, bir köpek, bir çiçek, bir bulut çok saf bir enerji yapısında olduğundan insan onlarla birlikte aşk frekansına daha hızlı ulaşabilir. Ancak, insan çok kompleks bir yaratım olduğundan, bir insanın başka bir insanla birlikte aşka ulaşabilmesi için sayısız direnci aşması gerekir. Bu yüzden, iki insan arasındaki aşk canlısı ancak ve ancak iki insan da yeterli sabrı gösterir ve birlikte dirençler aşabilme kararlılığında olursa bir gün deneyimlenebilir. ” diye sözüne devam etti.

Peki bütün insanlar eşit komplekslikte midir sence dedim? “komplekslikte” kelimesini söyleyebilmek için konuşma hızımı 10 kat azaltarak.

“Hayır, kendini bilmeye kendini adamış insan yaşamını ve özünü sadeleştirme yoluna girmiştir. Kendi içinde sadeleşmiş iki insan da bir araya gelebilirse aşkı deneyimleme yolunda çok daha az dirençle karşılaşabilirler.” diye cevapladı.

Son bir sorum var: “Platonik aşk da insan aşkı değil mi?” dedim. “Sanki o hep daha güçlü görünür bana. Sanki, kendi bağımsızlığını bir şekilde yakalamış gibi.” diye ekledim.

“Platonik aşk, köpek ve çiçek ile insan arasındaki aşk gibidir. İki insan arasındaki aşk gibi değil.” dedi. “Platonik aşk, insan ve hayal arasında olur. O hayalin bir insan karşılığı yoktur.” dedi.

“Bulut gibi o zaman” dedim.

“Evet bulut gibi” dedi…

İlginizi çekebilir: Açık bir kalple yaşamak

Yazarın diğer yazıları için tıklayın.

Diğdem Girici
İnsan gözlemcisi ve kaşifim. Hayatın inişleri ve çıkışlarıyla bir bütün olduğunu ve her anının çok kıymetli olduğunu içselleştirdiğimden beri hayatıma giren her insanı, yaşadığım ... Devam