Daha özgür bir yaşam için “çevrim içi” geçen vakti nasıl kısıtlarız?

Sosyal medya ile senkronize yaşamak, artık kesinlikle günümüzün gerçeği ve hayatımızın bir parçası. Üstelik çevremde gözlemlediğim kadarıyla bu bir “yeni jenerasyon” sorunu değil, büyük küçük herkesin edindiği bir alışkanlık haline geldi. Artık sadece kendimde ve arkadaş çevremde değil, ailemde ve onların çevrelerinde de benzer alışkanlıkları gözlemliyorum.

Sabah uyanır uyanmaz henüz ayılmadan ilk iş olarak telefonu eline almak, masadan kalkıp lavaboya giderken telefonu da yanına aldığından emin olmak, saat olarak telefon ekranını kullanmak, bir fotoğraf paylaştıktan sonra belli aralıklarla kimlerin beğendiğini ya da kimlerin sadece gördüğünü kontrol etmeden duramamak gibi davranışlar sizlere de tanıdık geliyorsa aramıza hoş geldiniz, siz de bir bağımlısınız!

daha az teknoloji ve sosyal medya kullanmak

Tütün, alkol, şekerli gıdalar ve benzeri pek çok keyif veren şeyin uzun vadede sağlığımızı kötü etkileyeceğini bildiğimiz, hatta belki de fiziksel etkilerini gözlemlediğimiz için dozunda tutmaya özen gösterir ve sınırlarımızı çizebiliriz. Ancak sosyal medya kullanımı da uzun vadede yüksek derecede bağımlılık yapma riski taşımasına rağmen fiziksel etkilerini göremediğimiz için sınır çizmemiz çok zor olabiliyor. Halbuki ilişkilerimizi, çalışma performansımızı ve psikolojimizi nasıl etkilediğini şöyle bir düşünecek olsak, gerçekten bir sınır çizmenin vaktinin çoktan geldiğini anlayabiliriz.

Kendi adıma yeni yıl ile beraber aldığım kararlara çevrim içi geçen zamanı azaltmayı da ekledim. Tamamen kesmek, sosyal medya hesaplarını kapatmak ve benzeri gerçekçi olmayan –gerek de duymadığım- radikal kararlara girişmesem de, bazı kurallar çerçevesinde kullanımımı sınırlandırdıktan sonra biraz daha hafiflediğimi hissediyorum. Bu basit görünen kuralları uygulayarak sizler de sosyal medya kullanımınızı sınırlandırabilir, bu platformların hayatınızda yalnızca eğlence olarak kalmasını sağlayabilirsiniz.

Telefonunuzu yatağınızdan uzak bir yerde şarj edin

Hepimiz telefonlarımızı aynı zamanda alarm olarak kullandığımız için yatağımızın yanındaki prizde şarj edip, sabah uyanır uyanmaz sosyal medya hesaplarımızı kontrol eder hale geldik. Benim bunun için bulduğum çözüm, öyle pek akıllı olmayan eski bir telefonumu alarm olarak kullanıp, akıllı telefonumu kendimden uzak bir yerde şarja takmak oldu. Böylece sabahları uyanmak için fotoğraf karıştırmak yerine yatağımın içinde yapabileceğim yoga hareketlerine yöneliyorum.

Telefonunuzu çantanızda taşıyın

Öğrenciliğimden kalma bir alışkanlık olarak, şahsen cep telefonumu genelde sessizde kullanıyorum. Ancak fark ettim ki bu alışkanlığım bende sürekli “Acaba arayan soran var mı?” diye telefona bakma ihtiyacı yaratıyor. Bunun yerine telefonumun sesini gerekmediği sürece kapatmayıp, kendisini çantamda taşımaya karar verdim. Gelen mesajları daha sonra yanıtlayabilirim, acil bir durum varsa da telefon çalacaktır diye düşünebiliyorum.

Kol saati kullanın

Uzun zamandır telefonum sürekli elimde olduğu için kol saati kullanmadığımı, dahası ihtiyaç da duymadığımı fark ettim. Bununla beraber doğruca evdeki pili bitmiş kol saatlerimi alıp saatçiye gittim. Artık saate bakmak için telefonu kullanmıyorum ve bir bahanem daha ortadan kalkmış oldu.

Arkadaşlarınızla hemfikir olun

arkadaslarla toplu fotograf

Ben kendimce karar almış ve telefonumu çantamdan çıkarmıyorken arkadaşlarımla bir yemeğe gittiğimde kendimi bir anda telefonunu kurcalayan insanları izlerken buluyorum. Yani bu iş aslında tek başına sürdürülebilir bir şey olmuyor o durumda. Bunun için geçtiğimiz günlerde bir buluşmada arkadaşlarımla beraber bütün telefonları toplayıp bir şapkanın içine koyduk. Telefonlar yalnızca bir kişinin duyabileceği bir yerdeydi, yani acil bir durum olur ve biri ararsa duyabilecektik. Gece boyunca yalnızca 1 ya da 2 kere herkesin aynı anda telefonuna bakması için mola verdik, o esnada toplu fotoğraflarımızı çekilip geceye devam ettik. Gerçekten bu kadar normal bir şey için dahi çaba harcamamız gerekebiliyor artık demek ki. Önemli olan bunun bilincinde olup çözüm üretmek değil mi zaten?

Dilara Beyler
1991 İstanbul doğumluyum. 2015 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü'nden mezun oldum. 2001 yılında yelkenle tanıştım ve o günden beri hayatımdan hiç çıkmadı. Yelken sporuna çocukluğumda bireysel yarışmalarla başladım. Daha sonra çocuklar için yelken antrenörlüğü yaptım ve 2011 yılında yelken hakemi oldum. 2009 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yelken Takımı'na katılmamla beraber yelken sporu benim için bireysellikten çıktı ve ekip sporu olan yat yelkenciliğine yöneldim. Şuan hala aktif olarak yat yarışlarına katılıyor ve hakemlik yapmaya devam ediyorum. Bunun yanında her zaman okumaya meraklı, kendini geliştirmeye çok kafa yoran biri oldum ve hem yaptığım sporda, hem de gündelik hayatımda motivasyonumu yüksek tutmak adına araştırmalar yapmak vazgeçilmezim oldu. Konuşmayı, anlatmayı seven halim de beni buraya getirdi. :)