Şilili Jose’ye mektubum: Bir insan neden yola çıkar?

Ergenlik çağımda Pablo Neruda okurken onun albatros kuşuna benzettiği Şili’yi, bu güzelim ülkeyi merak eder dururdum. Üstelik o yaşlar kargadan başka kuş tanımadığım zamanlar… Ne menem bir kuştu bu albatros? Neye benzerdi? Ve kuşa benzeyen bir ülkede yaşamak mesela, nasıl bir histi? İnsanlar havada süzülecek kadar hafif miydi acaba? Büyüdükçe yavaş yavaş Şili’nin tarihiyle ilgili gerçeklerle karşılaşmaya başladım. Öyle pek de kuş olunacak bir ülke değildi burası çünkü tam tamına 17 yıl askeri yönetimle idare edilmişti. Kanla yazılmış tarihi gözaltılar, kayıplar, acılar ve en çok da korkuyla mayalanmıştı. Hüzünlü ülkeydi Şili… Sonra mesleğim gereği merakla incelediğim reklam kampanyası HAYIR! vardı. Kampanya mizahla, kahkahayla, yaşam sevinciyle örülmüştü ve vaadi çok netti. “Hayattan keyif almanın ne demek olduğunu yeniden hatırlayacaksın. Gökkuşağının tüm renklerine kavuşacaksın. Korkuyla vedalaşacaksın.” Ve işe yaramıştı! Şili halkı askeri yönetimi demokratik yöntemlerle egale etmişti. Dünya tarihinde neredeyse benzersiz bir örnekti bu. Vay be! Değil mi ama? Bu ülkenin tarihini öğrendiğim yıllarda çok duygulanmıştım. Nasıl insanlardı bu Şilililer?

Dünya tarihinde neredeyse benzersiz bir örnekti bu. Vay be!
Tanışma zamanı

Büyük bir merakla adım attığımız Şili bizi sımsıkı bağrına bastı. Özlem giderdik. Girdiğimiz bir mekanda tam yer yok diye çıkacakken bizi büyük bir samimiyetle masasına davet edenler… Adres sorduğumuzda gideceğimiz yeri boş verip onlarla vakit geçirmemizi önerenler… Sokakta tanışıp harika zaman geçirdiğimiz insanlar… Airbnb’den kiraladığımız odalarda kalırken bize kucak açan aileler… Hiçbir zorunlulukları olmamasına rağmen hazırladıkları kahvaltılar, sundukları hediyeler… Hayal ettiğimden bile güzeldi. Derken bir süredir beklediğimiz bir gönüllülük projesinden haber geldi. Burası bir üzüm bağıydı ve bir tadım evi inşa edeceklerdi. Biz yine “neden olmasın?” dedik ve gittik.

Burası bir üzüm bağıydı ve bir tadım evi inşa edeceklerdi.

İlk gün Şilili usta başımız Jose’yle tanıştık. O, hayatımda tanıştığım en sabırlı öğretmendi. İşini yaparken devamlı Latin melodileri dinleyen, onlara ıslıkla eşlik eden neşeli, güzel yürekli bir adam. Tüm ustalar gibi, sanatını icra ederken onu izlediğinizde çok kolay bir iş yaptığını düşündüğünüz biri. Ta ki aynını yapmayı deneyene dek. Sohbetimiz ilerledikçe Jose cebinden hepimizin çok iyi bildiği o meşhur soruları çıkardı: Çocuk yapacak mısınız? Ne zaman yapacaksınız?, Ne iş yapıyorsunuz?, Ne? İşlerinizi mi bıraktınız? Ve son soru: Deli misiniz?

Bu ülkenin tarihini öğrendiğim yıllarda çok duygulanmıştım. Nasıl insanlardı bu Şilililer?
İstediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz Jose? Deli miyiz?

Yirmili yaşların keskin iniş çıkışlarını geride bırakmış, yaptığı işlerde rahata erişip, evlenip barklanmış, istediği yere tatile gidebilen, başını sokacak bir evi olan, kenara üç beş kuruş koyabilen iki insan olarak deli miyiz biz? Evimizi, yıllarca biriktirdiğimiz dostlarımızı, emek verdiğimiz işlerimizi bıraktık… Peki ne için? Jose’nin sorusuna hemen cevap vermedim ve ondan biraz zaman istedim. Bunun asıl sebebi sorduğu sorunun yanıtını önce kendi kendime verebilmekti.

Sohbetimiz ilerledikçe Jose cebinden hepimizin çok iyi bildiği o meşhur soruları çıkardı.

Sahiden insan neden yola çıkar? Tam da hayatta “daha büyük bir ev alıp çocuk yapma, daha iyi bir araba alarak hayatının kalanında taksit ve morgage ödeme” yaşındayken… Olacak iş mi bu? Bu nasıl bir meczupluktur? Yirmili yaşlarımızda yeterince uçup kaçmamış mıydık? Erken de evlenmemiştik üstelik. Yeterince gezip tozmamış mıydık sanki? Cevap: HAYIR! Neden mi? Üniversiteyi ya da master’ı bitirir bitirmez elin oğlu/kızı sırtına çantasını yüklenip, yaptığı yarı zamanlı garsonluk işinden biriktirdiği Euro ve dolarlarla (evet kıskanıyorum, doğrudur) yıllarca Güney Amerika’yı, Uzak Asya’yı gezerken biz neyin peşinde düşmüştük hatırlıyor musunuz? “Biri” olmanın…

Güney Amerika hostellerinde yaş grubu açısından oldukça net bir ayrım dikkatleri çekiyor.
Neymiş bu “biri” olmak?

Güney Amerika hostellerinde yaş grubu açısından oldukça net bir ayrım dikkatleri çekiyor. İlk grup birinci Dünya ülkelerinden gelen ilk yirmilerinde sırt çantalı gezginler ve ikinci grup ilk otuzlarında gelişmekte olan ülkelerden gelenler… Bunun tek nedeni ekonomik faktörler değil. İşin aslı biz ve bizim gibi ülkeler yap-boz toplumlarından oluşuyor. Yani dolandırmadan söylemek gerekirse bizler, birbirimizle tamamlanıyoruz. Ailelerimizin içinde kalan ukdelere yazgılı doğuyoruz. Çocukluğunuzu düşünün… Ya da durun şimdi! Sizinkine oldukça benzeyen benimkine ışınlanalım. Anneannem bana büyüyüp gelin, öğretmenim yazar, annem akademisyen olacağımı söylüyordu. Çünkü bizler, birilerinin beklentilerini gerçekleştirme yükünü taşımayı sevgi zannederek büyütüldük. Kendi hayallerimizi kuramadık ve işin acı yanı kuruyoruz sandık. Aslında, çevremizdekiler bizimle ilgili emellerini nakaratlar halinde o kadar çok kez tekrarladı ki bir noktada onları kendimizin sandık. Sonunda hangisi bizim, hangisi onların ayıramaz olduk.

Kendi hayallerimizi kuramadık ve işin acı yanı kuruyoruz sandık.

Çocuk yapmak mesela… Bizim isteğimiz mi? Yoksa başkalarını mutlu etmek için ihtiyaç duyduğumuz bir gereklilik mi? Kariyer yaptığımız alan… Bize göre mi? Yoksa bizi sevenlerin gurur duyacağı dinamiklere mi? Yine söyleyeceğim elin kızı/oğlu bu soruları yirmili yaşlarının başında soruyor evet, fakat bizim o yaşlarda bir an önce kariyer yapmaya başlamamız lazım. Neden? Şekerim eşin dostun ağzı torba değil ki büzesin… Ne yaptığımız sorusuna verilmesi gereken cevaplar var. Tamamlanması gereken yap-boz parçaları… Bazı çabalar, kimi beklentilerin kıvrımlarına oturmalı…

Derken bir de baktık ki ömür geldi geçiyor (şanslı olanlarımız) şöyle bir durmak istedik.

Fark ettik ki biz hiç soluklanmamış, herkese sorduğumuz o soruyu kendimize bir defa bile sormamışız: NE İSTİYORSUN?

Şimdi tüm bunları dinledikten sonra sen olsan kendini yollara vurmaz mıydın Jose?

İşte böyle Jose, sizin buralarda nasıl bilmiyorum ama bizim oralarda insan sadece bu sorunun cevabını bulmak için yola çıkar. Sırt çantalı turist olmak için geçkin sayılacak yaşlara gelmeye az kala, çocuk kararını vermek için son demlerini yaşarken… Bizim oraların moda tabiriyle köprüden önce son çıkışa gelmişken… Sorar: Buradan dönsem mi? Dönmesem mi? Ödeyeceği bedellerin hesabını yapar.

Şimdi tüm bunları dinledikten sonra sen olsan kendini yollara vurmaz mıydın Jose? Hevesle, hüzünle, heyecanla, merakla, vicdan azabıyla onların kıvrımlarına oturmanı bekleyen yap-boz parçalarına bakıp, “Ben en iyisi bir gideyim.” demez miydin?

Söyle bakalım Jose… Sence biz mi deliyiz yoksa bu yap-boz oyununu kuranlar mı? Kimse söylemiyor bari sen söyle… Biz biraz da senin ülkene benzemiyor muyuz? Sizin şu meşhur kampanyanın vaadini anımsatmıyor muyuz mesela? “Hayattan keyif almanın ne demek olduğunu yeniden hatırlayacaksın. Gökkuşağının tüm renklerine kavuşacaksın. Korkuyla vedalaşacaksın.

Yolculuğumuzu takip etmek için: Instagram.com/aliceinlatinland

 

İlginizi çekebilir: Karlar ülkesi Patagonya’nın nefes kesen doğasında hayatı çantaya sığdırmak

Bengisu Sabuncu Senarist
Güney Amerika’da “başka türlü” bir hayat arayan dijital göçebe. Gezi yazıları ve öyküleri bugüne dek çeşitli dergilerde ve dijital platformlarda yayınlandı. 2004 yılından beri ... Devam